15 Eylül 2011 Perşembe

Kozmostaki Tek Hakikat*

 [www.derindusunce.org'ta yayımlanmıştır.]

“Aynı anda hem modern anlamda bir bilim adamı, hem de âlemi ve nefsi Kur’an ve Sünnet’te izah edildiği gibi anlayan bir Müslüman olmak mümkün müdür? Peki, hem bir sosyolog olmak, hem de tevhid kavramının iç manasına uygun düşünebilmek mümkün müdür?”

Mesela Müslüman bir bilim adamı, bedeni bir marazı ele alırken onun kaynağını açıklayan bir hadisle bilimsel bir tespit arasında köprü kurmayı başarabilir mi, buna gerek duyar mı? Ya da sosyal ilerlemenin olduğu kadar çatışmaların da sebebi olarak görülebilecek toplumsal eşitsizlikler, yaratımdaki tüm hiyerarşiye rağmen bir sorun olarak ele alınabilir mi? Özellikle pozitivizmin bilimsellikle eşdeğer kabul edildiği mevcut paradigma dahilinde bu sorular düşünen herkes için yanıtlarını arıyor.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Mağaradakiler*’de Aydın Akisleri

Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün…
Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi?
Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Eflatun-Devlet

Cemil Meriç’i sistemli bir fikir adamı gibi görmekten ziyade meraklı bir araştırıcı, analist ve iyi bir aktarıcı olarak nitelemek daha münasip görünüyor. Bir fikir adamı olarak Türkiye’nin, dünyanın, insanın sorunlarını ele alıp tartışma gayreti de elbette gözden kaçmaz. Ancak Bu Ülke gibi Mağaradakiler de bir savunu eseri olmaktan fazla olarak derleme yaklaşımlar içermesiyle önem kazanıyor. Bu yazıda bu sebeple Meriç’in çok zaman çaydaki şeker gibi görünmez hâle gelmiş kendi fikirlerinden ziyade Avrupa’lı düşünürlerden derlediklerine odaklanılacak.

Mağaradakiler’de aydın, intelijansya, entelektüel gibi bazı anahtar kavramların tartışılması en azından bir sınıf ya da grup olarak düşüncenin üreticisi ve tartışmacılarını tek bir kanaldan sunulmuş mutlakî bakıştan arındıracaktır. İktidarların kendi söylemlerine katkı sağlamayla ölçtükleri –Althusser’in ideolojik aygıt dediği- aydınlar, ticarî ilişkilerin temsilcisi olarak medyanın ve medya gücünün kültürel biçimlendirmesi ie topluma aydın diye sunduğu kişiler, kapalı devre bir sistem içerisinde üniversitelerin kristalize ettiği çevreler, ideolojik grup ve hareketlerin öne çıkardığı kişiler… Toplum için “aydın” kavramı da bu kavramın somut hâli olan kişiler de doğal olarak böyle bir çerçevenin içinde inkişaf etmekte ve aydın, kişi ya da toplumun zikrettiği/yüklediği bir sıfat olmaktan fazla olarak dayatılan bir gerçekliğe dönüşmektedir: İktidar/devlet, meşruiyeti veya uygulamak istediği bir politika için aydını kendi söylemi içinde bir yere yerleştirip kitlelerde bir rızâ üretmek gayesiyle, medya ve kültür çevreleri iktidarla ekonomik işbirliği ya da ideolojik hesaplaşma veya endüstriyel imkânları kullanmak amacıyla; aydını kutsamak, onu akıl ile özdeşleştirerek çoklu gerçekliği mutlak hakikat biçiminde sunmak yolunu tercih etmektedir. Bu yönden bir araç olarak aydın; sadece siyasî yönelimlerde değil, dinî, ahlakî, kültürel, hukukî vs. her sosyal konuda payanda hizmeti görmek zorundadır.
Fakat aydın bu yaklaşımla tanımlamayla sınırlı mıdır? Nihayetinde bugün, düşünce kuruluşu adı altında entelektüel kuru sıkı çalışmaları yapanlar yanı sıra sırça köşkünden derinden akan düşünce ehli de aydın kategorisi altında birleştirilmektedir. Cemil Meriç’in eseri bu yönden kıymet taşımakta, aydınlar hakkında farklı bakış açılarını bir araya getirerek daha geniş bir açıdan da bakabilmek olanağı sunmaktadır.

Örneğin “entelektüel” kelimesi solun bayrağı olduğu biçimde şöyle tanımlıyor; “Yazı veya söz aracılığı ile toplumun şuurlanmasına yardım eden kişi. Yol gösteren, aydınlatan, itham eden kişi…” (syf.16) Kopuk kopuk entelektüel tanımları, tabirleri, yakıştırmaları; sağdan, soldan, içerden, dışarıdan…

Aron: “Gelişmemiş bir memlekette her diplomalı entelektüeldir.
Schumpeter: “Her tabakadan kopup gelirler, kendi sınıfları olmayan sınıfların çıkarlarına öncülük ederler. Entelektüelin üzerinde anlaşmaya varılan bir vasfı var: Eleştiricilik. Eleştiricidir çünkü olayları yaşamaz, dışarıdan seyreder. Sonra, kendini kabul ettirmenin en kolay yolu çevresinde şaşkınlık uyandırmak…” (syf.17)
Sartre: “Atomun parçalanması üstüne çalışan bilginlere entelektüel denmez onlar sadece bilgindir. Ama aynı insanlar imaline yardım ettikleri büyük tahrip gücünden korkarak efkar-ı umumiyeyi atom bombasının kullanılmasına karşı uyarmak için bir araya gelir ve bir bildiri imzalarsalar entelektüel olurlar.” (syf.20)

Nihayet derli toplu bir görüş çıkarıyor karşımıza Meriç.

Toker Dereli: “Entelektüeller, somut olayların üstüne yükselip soyut kademede düşünebilen, toplumun temel yapısı, meseleleri, değerleriyle meşgul olup başlıca ekonomik, sosyal ve politik gelişmeleri eleştirebilen, genellikle kabul edilmiş görüşleri, izah tarzlarını, tahlil ve tenkit edebilme, bunlara bir şeyler katabilme veya hiç olmazsa bu görüşlerin izah tarzlarını veya faraziyelerini yorumlama gücüne sahip kimselerdir. Entelektüel sayılabilmek için formel bir öğrenim görmüş olmak şart değildir. Edebi üslup, mesleki sıfat veya roller, siyasi ya da idari sorumluluklar entelektüel sıfatından ayrı tutulmalıdırlar.” (syf. 23)

Dereli entelektüelleri liberal ve radikal olarak ikiye ayırıyor: Liberaller; geniş düşünceli, tenkitçi, hürriyetçidirler. Radikaller ise; umumiyetle sosyalist, komünist, anarşistler gibi ihtilal taraftarları…” (syf.23)

Esasen doğru gibi gözükse de C. Meriç bu sınıflandırmayı pek tatminkâr bulmuyor. Çünkü tenkitçiliği, geniş düşünceyi (diyalektik) ve hürriyetçiliği sadece liberaller ve liberalizme has bir olgu olarak düşünmek yanlışı okura daha baştan sunuluyor.

Schills’e göre entelektüel faaliyet iki merhalede tecelli eder: 1. Mevcut bilgilerin fethi (tekrarlama) 2. Mevcut bilgilerin aşılması için yapılan çalışmalar (yaratma) yani gelenek ve yaratıcılık.” (syf.23)

C. Meriç “Hülasa edersek” başlığı altında gösterdiği onlarca tarifin altında her çağ, ideoloji, ülke ve sınıfın bu kavramı başka başka yaklaşımlarla kullandığını belirterek tekrar sağ-sol cephesinden yaklaşmaya çalışıyor; “Sağ entelektüel çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz. Entelektüel yükselen bir sınıfın şuurudur yani devrimcidir. Ayırıcı vasfı: Tenkit.” Devamında da; “Şöyle taslak çizmek kabil: 1.Entelektüel zamanının irfanına sahip olacaktır, ülkesinin dilini, edebiyatını tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır. 2. Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirebilecektir.” (syf.24)

Elbette onca tarifte bu iki temel anlam ve tenkitçilik vasfı var, esasen sağlam bir tabir denilebilir. Kitapta bir devrin gerçek entelektüelleri olarak kabul edilen sofistlere dair Meriç’in ilginç bir sözü var, sofistlerin oportünizmle çökmeye yüz tutmuş eğilimleri değil gelecek vadeden fikirleri savunduklarını belirtiyor. Yani para karşılığı birilerine (öğrencilerine) yaptıkları hitaplarda onları coşturmak niyetiyle hareket ettiklerini belirtiyor.
Meçhulün fethi maziye bağlı olanları rahatsız eder, her tecessüs tehlikelidir.” (syf.26)

Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır.” (syf. 32)

Burada C. Meriç ister istemez üç olguya işaret ediyor; sanat, ütopya ve dinin insansal yaratımlarının ne kadar gerekli ve mecburî olduğunu masal gerçeği üzerinden aktarıyor. Üstelik bu üç olgu da toplumsal sınıflandırmalarda orta sınıfa/tabakaya ait birer yaratım/oluşum. Bir sonraki sayfada Sartre’ın “rahip beyle köylü arasında aracıdır. Görevi: Sınıf tezatlarını gizlemek.” sözüne de yer veriyor ve aklındaki kurdu sofraya atıveriyor. Yani sanatın amacı ne olursa olsun alt ve üst sınıfın arasına sıkışmış kişilerin afyonlanması. İfadelere göre aynı şey din ve ütopyacılık için de geçerli.

“…düşünmek bu iki zümre arasında (mutlular ve sömürülenler) sıkışıp kalanların işidir.” (syf.38)

Burjuva ideolojisi ile intelijansya arasındaki ilişkiye de doğru bir yönden yaklaşmış Meriç ve devrimci burjuvanın son kuşağının yani 18.yy. burjuvazisinin ideolojisini bilimsel araştırmanın prensiplerinden doğurduğunu/oluşturduğunu belirterek günümüz burjuvazisinin bugünkü intelijansyasının bilgi ve metoduna ters düştüğünü gösteriyor. Entelektüalizm ve orta sınıf ilişkisi…

Kitapla hayat, nazari bilgi ile günlük rutin arasındaki uçurum doldurulmadıkça tefekkür iki kutuptan birine yönelecektir: Ütopya veya beyin yıkama (ideoloji.)” (syf.39)

Marksist teoriye göre: Namuslu aydınlar işçi sınıfının saflarına karışacak, ona strateji ve taktik hocalığı yapacaktı. İntelijansya korkak veya ehliyetsiz olduğu için mi yapamadı bunu? Hayır, 1848′de işçi ve öğrenciler yan yana dövüştüler barikatlarda; Paris komünasında. Almanya’da son savaşı izleyen devrimci hareketlerde, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan’da hatta İspanya’nın milletlerarası tugaylarında başarılı bir tecrübeden geçti intelijansya. Ne var ki 1850′den bu yana merkezi ve Batı Avrupa’nın işçileri örgütlerini, partilerini, sendikalarını hızla geliştirdiler. Kendilerine mahsus liderler, kendilerine mahsus bir bürokrasi buldular. Çelik iradeli ve odun kafalı liderler.” (syf.40)

Bu konuda düşünülecek ilk şey; “ezilenlerin yanında veya karşısında bu kavgaya bulaşmak bir aydının görevi midir?” sorusu.

Nazizm Avrupa kıtasının intelijansyasını yok ederken ne yaptığını pekâlâ biliyordu.” (syf.41)

Tarihi bir kanun bu; sınıf kavgalarını körükleyenler kendi sınıflarına karşı savaşanlardır.” (syf.47)

Sosyal İlimler Ansiklopedisi sosyalizme katılan aydınları üç zümreye ayırır:
  1. Ahlakçılar: Toplum vicdanını temsil etmek iddiasındadırlar.
  2. İlimciler: Sosyalizmin kaçınılmazlığına, hiç olmazsa gerçekleşebileceğine inanırlar
  3. Demagoglar: Karışık bir zümredir; şarlatanlar, ideoloji bezirgânları, toplumdan öç almak isteyenler, sınıflarından kopmuş olanlar, insanseverler vs. Daha genel bir deyimle sosyalist aydınları misyonerler, çıkarcılar diye ikiye ayırabiliriz.” (syf.47)
Orospulaşmak veya yalnız kalmak: İşte fikir adamının kaderi.”(syf.53)

Meriç’in Batılı yazar diye bahsettiği şey bugün evrensel bir olgu: “Batılı yazar ya görevine ihanet edecek yahut da tanınmadan yaşayıp ölecektir.”(syf.52)

Belki sanatın ve sanatçının bu çağda adım adım kendine çekilerek duyu dünyasından uzaklaşması ve ufak bir çevrende var olmaya çalışması bu sebeple ilintilidir. Yani aydın sınıfı burjuvazinin devrimci enerjisini yitirmesiyle kendini destekleyen, varlığını yoğurarak şekil veren bir güç bulamadı ve sanatı bir geçimlik olarak görmeye, yorumlamaya başladı. Elbette ki basım alanındaki devrimsel nitelikli ilerleyişlerle ve yayımların internet vs. üzerinden anında tüm dünyaya dağıtma imkânına sahip olan sanatçı ister istemez çıkarcı bir ruha büründü ve neden sorusunu yanlış bağlamda sormaya başladı. Hele de sosyalist düşüncenin somut yapıları birer birer düştü ki “Zaten baştan yanılmışız…” düşüncesi oluşmaya başladı.

Nerede Marx’ın namuslu aydını? Anti-küreselleşmeci, devrimci yapıların içinde olduğu kadar etliden sütlüden uzak mağarasında da… Oysa aydınların tek görevi, ezilen tarihi bir sınıfa taktik ve strateji hocalığı yapmak değil hakikatin gölgesini keşfedebilmekti...

Meriç, ilk Hıristiyanlığın clerclerine (rahiplerine) özendiğini belirtiyor bir yerde entelektüellerin. “Yeryüzünde işlenen bütün cinayetlere karşı bildiri imzalamak, rahipliğin gülünç bir taklidi değil de nedir?” (syf.53) 
Bunu yazarken ne kadar ciddidir bilinemez ama ne kadar eksik de olsa entelektüellerin bu tür çalışmalar yapması gülünç görülecek bir şey değil…

Benda : “Önce hakikat vardı sonra vatan.

Kurallara başkaldıranla yarı deli (eksantrik) arasında bir adım mesafe var, toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.” (syf.54)

Lenin’e göre aydın kendini dünyanın tuzu biberi sanır ama pisliğidir sadece.”(syf.56)

Herkes tarafından kabul edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?” (syf.55)

Sınıf kavgası tarihi bir tespitten çok Hegel diyalektiğine gösterilen aşırı bir saygı. Kabul edelim Marx’ın incelediği çağ için faydalı bir ipucu ama yetersiz. XX. Asrın ilk yarısına ait bütün hadiseleri aydınlattığı söylenemez hele Rönesans’ı anlamaya çalıştık mı hiçbir işe yaramaz, Ortaçağ için büsbütün manasız, Mısır’a gelince lütfen sus.” (syf.60)

Rus atasözü: “Çalan çalana, elleri çarmıha çivilenmemiş olsa İsa da çalardı.” (syf.66)

İntelijansyanın insanlık ülküsü, hakla kaynaşmak gibi demokratik bir coşkuyla sona erdi: Popülizm.” (syf.77)

Dostları genç Hegelci’ye (Belinski) Hegel’i yanlış anladığını izah etmişler; büyük usta var olan her şey akla uygundur, diyor ama mühim olan düsturun ikinci kısmı: Akla uymayan hiçbir şey reel değildir.”(syf.84)

Herzen: “Sopa halkın elinde olmuş, soyluların elinde olmuş ne çıkar, yığınlar dayak yedikten sonra!
Bir çift çizme Shakespeare’in bütün eserlerinden daha değerlidir hazrete (Çernişevski’ye) göre.” (syf.97)

Çernişevski: “Şiirden sokaktaki insana ne?” (syf.97)

 “Aramızda açlar, çıplaklar varken sanattan ne zevk alınabilir (mi)?” (syf.97)

Belinski: “İnsanoğlunun gelişiminde üç aşama vardır: Hayvanlık, düşünce, isyan.”    (syf.100)

İnsanlar sorumlulukları ölçüsünde büyürler, sorumlulukları kalmayınca değerleri de kalmaz.” (syf.102)

Mağaradakiler’de yapılan aydın tasnifleri bir sorgulama için işlevseldir, ancak denildiği gibi bütüncül ve kavrayış sahibi demek zor. Ne var ki şöyle bir çıkarsama için ipuçları da barındırıyor: Aydın denildiği vakit onu dünya içinde bir algılama gereği görülüyor; eleştirel düşünce, sorgulama gibi esas insanî nitelikleriyle dünyaya karşı, işleyişe, düzene karşı mevzilenme bilinci onu egosunun dışında değerlendirmekle mümkün. Aydının dünya içindeki yeri, diyalektik gereği: Hakikatle yalanın çarpışmasında bir hesaplaşma unsurudur aydın. Bildiri dağıtmak, nümayiş etmek, protestolar yapmak aydın niteliğini belirtmiyor, sadece bir aktivite hâlinde olmaya işâret ediyor. Bunları yapmayıp eserler kaleme alan ya da günlükleriyle yarından geçmişe bakma olanağı da aydın için bir işlev. Eleştirel düşünce olmadığı takdirde aydın diye tesmiye edilenlerin sadece mevcut iktidar düzeni ve onun yandaşları için bir değeri olacaktır. Elbette alacağı ulufe nedeniyle bu durum o kişiler için de anlam taşıyacaktır. Ne var ki hakikatle ilişkisi hiç de müsbet olmayacaktır.
Alper Gürkan
* Cemil Meriç; Mağaradakiler, İletişim Yay., 7.Baskı, 2002.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Mağaradakiler*: Ham Ama Dürüst Bir Magnum Opus

Herkes tarafından kabûl edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?”

Okuyucu tedirgin olmaktan haz etmez. Tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. Onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. Sakın ha! Böyle bir hadnaşinaslığa yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: ‘Mukaddeslerimizi ayaklar altına alıyor…

Cemil Meriç, Mağaradakiler’i “bitirirken;” Anatole France’tan yaptığı bu alıntıyla müphem bir hulâsaya girişerek, “kitapları -kıyasen- tersten okuyan bir kültürün çocuklarını” gerçeğin ters yüz edilmeye müsait tabiatı hakkında uyarıyor. Bu uyarı, en sonda olsa da aslında köprüden önce son uyarı olmak mahiyetini taşıyor: Ki, “ayaklar altına alınan mukaddeslerimizin” ne olduğunu, Mağaradakiler’i bitirirken belki fark edebileceğimiz “mağaramızdan” çıkarak düşünebilelim…

Bir anlamda “yolcu” olan entelektüel için, “Mağara”nın içiyle dışı arasında ciddî bir fark yoktur: Çünkü “zirve” için yapılan mücadelenin, sadece kavramlar arasında geçtiğini ve cenk sahasının tefekkür dünyası olduğunu bilen aydın; kendini hapsedeceği bir mağaraya doğru yürümektedir her zaman.

Bu gerçeklikte, Doğu ile Batı arasındaki “gelişmişlik” farkı da doğal olarak görecelidir. Belki tek ciddî fark; -mâziyle râbıtayı koparıp atan- Dil İnkılâbı gibi cebrî müdâhalelerle kendini savunma ve geliştirme olanakları epey daraltılmış olan Türkiye aydınının, mâkûl bir kompleksle yüzyüze bırakılmış olmasıdır:  Bunun açığını kapatıp ûmranda daha cesur bir rotaya girmek yerine “aşağılık kompleksine” batırılmış “merak-araştırma-okuma” yoksunlukları; mağaranın içini, dışından daha da karanlık bir hâle sokmuştur. Karanlığın aslıysa, gölgedir…

* * *
Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç…”


“Giriş”te Eflatun’un Devlet’inden yapılan iktibasla, “Mağaradakiler” ile neyin kast edildiğinin ipuçlarını vererek başlar eser: “Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.

Cemil Meriç, duvarları hayaletlerle süslü bir mağarada yaşadığımızı ve gerçeğin bambaşka bir dünyada cereyan ediyor olabileceği tahayyülünden hareketle; enteleküalitenin, entelektüelin, entelektüalizm, entelijansiyanın izini sürer kitap boyunca: Batı’da, Doğu’da ve arada kalmış fikir coğrafyasında dolaşır sürekli. “Entelektüel kimdir? Aydın sınıf neyin peşindedir? Entelijansiya dünyaya ne verebilir? Anarşi ile ayaklanma nerede birleşir, nerede ayrılır? Hürriyet fikri, Tanzimat’ta nasıl bir anlamla yüklüydü? Terakki, bir yol değil de put mudur?”… gibi yanıtı malûm olan, olmayan bir çok mevzûya el atar;  biraz dağınık, biraz uzak, biraz kırıklarla dolu ama hep şiirsel, çekici ve kuşatıcı üslûbuyla.

Kendisi de bunun farkında olduğu için; “Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç. Bu Ülke’deki tohumların henüz hepsi ağaçlaşmadı… Mağaradakiler; çarpık, güdük ve yerine oturmamış düşüncemizin kurşunkalemle çizilmiş bir taslağı… Belki sevimli değil ama dürüst bir kitap.” der sonraları.

* * *
İnsanlık aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi…”


“…Hakikatte mağaranın içi de dışı da bir. 150 Yıldır bir gölgeler aleminde yaşıyoruz. Kitap, kendi insanından kopan aydının trajedisi. Amacı yeraltı mağarasına bir parça aydınlık getirmek…” diyerek mağaranın dışında Avrupa ve Rusya’yı içindeyse Türkiye’yi tasvir eden ve düşünce kiliselerini reddeden Meriç, ayrıca; sofistlerden rahiplere, kapitalizmden sosyalizme, liberalizmden anarşizme, nevrozdan nihlizme, Marx’tan Ali Sûavi’ye… bir çok ismin, olgunun ve kavramın yanından yahut içinden geçirdiği okuyucuyu nefes aldırmaksızın gezdirir hakikat deryasında. Bunu, hiçbir isme/cisme kalıpçı ve teorik sıkıcılıkla yaklaşmadan; her şeyi gördüğü kadarıyla, yüceltmeden, alçaltmadan, “namuslu bir aydına yakıştığı gibi” “uzak”tan temas ederek yapar.

Tenkid ve yorumlarında takındığı hakikatçi, âdil ve hakşinas tavrı nedeniyle bir çerçeveye sığdırılamadığı ve belirli bir gözlüğün ardından bakmadığı için (gönüllerden olamasa da) “yörüngeler”den dışlanmış olan Cemil Meriç; her kitabında olduğu gibi (bence en doyumsuz eseri olan) Mağaradakiler’de de yine aynı yolda ilerler: Kavramları incelikle seçip, tanımları kendine has kılar, nitelemeleri âdilce belirleyerek, metodunu karşıtlıklar üstüne kurar ve doğal olarak “hakikati,” arzuladığı oranda en sarih bir tarzla ortaya koyar. Tüm bunlarla Meriç; tarihte, olaylarda ve kitaplarda dolaşırken sadece hulâsa mı ediyor? Elbette ki hayır!

“Mutlular pek mütecessis olmazlar” diyen Meriç, durmaksızın soruyor, sorguluyor, fikir bombasının pimini çekip satırların arasına bırakıveriyor: “Meçhûlün fethi, mâziye bağlı olanları rahatsız eder. Her tecessüs tehlikelidir…”

* * *
Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen…”


Aydın olmanın, entelektüalitenin, düşünebilmenin ve nihayetinde insan olmanın temel koşulu olarak gördüğü “tecessüs ışığı” adına; bir derviş ya da devrimci sabrı ve inadıyla “hayatı ve onu bütünleyen her ayrıntıyı,” mutlulukla birlikte bir kenara koyar. Bunu yaparken, Nietzsche’nin, “Hakikat olsunda varsın yaşam son bulsun” söylemine yakın bir tarzda, Dostoyevski’nin -ve yarattığı karakterlerinin- rûh dünyasında kendi acılarına bir merhem arar:

Zavallı dostum!” der ve kendi kendine bir yakarışla döker son sözlerini; “…büyüklere yalnız acılarınla mı benzeyeceksin? Düşünce dikenli bir taç. İsa’dan Gandi’ye kadar Tanrı’ya nisbeti olan her ulu, Tanrı’ların hışmına uğradı. Tanrı’ya nisbeti olmadan Tanrı’ların hışmına uğramak, hazin…”

Artık, “mağara”yı; kendi acılarını yaşayan/yaşaması gereken okur için resmedip, terk eder. Son satırlarıyla, “aynı saçmalıkları tekrarlamaktan” hoşlanan aydınları ve bunları dinlemekten zevk duyan kitleleri mukaddes bir mağarada, mukaddes gölgeler arasında bırakır…

* Mağaradakiler, Cemil Meriç; İletişim Yayınları, 7.Baskı, İstanbul,2002.

Nuri Bilge Ceylan Sinemasını Okumak: Açıklayıcı Bir Tercüme*

[www.derindusunce.org'da yayımlandı.]

Bir rivayettir…
Uzak filminin galasında yanına gelip “Mahmut’un bindiği küçük arabanın onun kişiliğini yansıttığından” bahseden bir seyirciye, “Hayır” der Nuri Bilge Ceylan; “o kendi arabamdır, filmde o nedenle kullanıldı.”
Seyirci pes etmez ve bu kez de “çatışan iki karakterin içtikleri sigaraların markaları üzerinden kültür farklılığına değinip değinmediğini” sorar. Ceylan yine “Hayır” der, “birinin parası azdır Samsun içer, diğerininse durumu iyidir Marlboro içer, hepsi bu! ”
* * *
1995′te “Koza” ile başlayan Nuri Bilge Ceylan (NBC) sineması, belirli klişeler üzerinden anlaşılmaya çalışıldıkça karmaşıklaşan bir olguya dönüştü zamanla: Filmleri bir taraftan Cannes gibi sinemanın en prestijli festivallerinde gösterilip ödüllere değer bulunurken, diğer taraftan kendi ülkesinde boş salonlarda gösteriliyordu.

9 Eylül 2011 Cuma

Türkçe “Off”* Ya Da Siyaset Meydanı "On"

 [www.derindusunce.org'da yayımlanmıştır.]

Ben de birçok okur gibi anadilimin kullanımıyla ilgili kendimi geliştirmek ve kitabın arka kapağında yazdığı gibi biraz “eğlenmek” için Feyza Hepçilingirler’in “Türkçe Off” kitabını nihayet okudum. Biraz eğlenmediğimi, yeni birkaç şey öğrenmediğimi, doğrusundan emin olamadığım detaylarla karşılaşmadığımı söyleyemem. Ama kitabın, -özel bir şeyler bulacağıma dair- beklentimin bir hayli aşağısında kaldığını söyleyebilirim.

Bunun iki sebebi var: Birincisi, yazarın yazılarını ve bütünsel olarak bu kitabı, “kendini Türkçe olarak ifade etmekte” ciddi sorunlar yaşayan kişileri hedefleyerek yazmış olması. (Yani söz-sözcük-tümce kavramlarını birbirine karıştırabilen kişiler ya da Türkçenin konuşulduğu gibi yazılan bir dil olduğunu sananlar için diyebiliriz.)

8 Eylül 2011 Perşembe

Sinemanın Elçisi Ya Da Acı Çeken Bir Kul Olarak Tarkovsky

 [www.derindusunce.org'ta yayımlanmıştır.]
Geçen zamanla birlikte yaptığı işlerin ulaştığı doruklar nedeniyle ismi belirsiz bir sise ya da “kendisi,” imajı etrafındaki hale nedeniyle seçilemeyen birisine dönüşen “uzak”lardandır Tarkovsky: Cannes’dan tasdikli yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filminde adı açıkca anılıp bir karakterin “Hani Tarkovsky gibi filmler yapacaktık?” deyişinde bir fikir dünyası açar ya da ona inat sevimsiz bir entelektüel sohbette duyulunca ismi yabancılığa gark eder herkesi. Oysa belki de sanat dünyasında onun kadar sahici, onun kadar samimi ve yürekten konuşan az isim olmuştur. Çünkü o, sanatı bir çok sanatçı ve entelektüelin aksine doğrudan tanrısal aşk ile irtibatlandırır ve bunu yaparken kendi eserlerini bir mabette tanrıya yakaran imanlıların yakarışı ile özdeşletirir durmadan.

1 Eylül 2011 Perşembe

Atilla Yayla ve Liberal Bakışlar*


 [www.derindusunce.org'ta yayımlanmıştır.]

Polonyalı filozof Leszek Kolakowski, enformasyon çağının, bilgi ve haber tekelini yok edişiyle Sovyetlerin -ve tabi totalitarizmin- çöküşü arasında doğrudan bir alaka görür: Çeşitli araçlarla anonimleşen bilgi ve haberle birlikte “yalan” üstüne kurulu olan totaliter sistemlerle, dış dünya arasındaki ilişkinin yoğunlaşması her şeyi tepetaklak etmiştir.

Totaliter düzenlere benzer şekilde dışa kapalı bir sistemle uzun dönem ticaret kadar enformasyonun da sınırlandırıldığı Türkiye de, 1980 sonrasında açılımlarla bu kapalılığı bir nebze kırmak çabasına girişmişti. Turgut Özal’ın -kıyasen liberal denebilecek- politikaları, 24 Ocak kararları gibi resmi icraatlar dışında darbecilerce sindirilmiş toplumun yeniden ihyası gibi sivil çalışmalar da buna örnek gösterilebilir. Artan teknoloji kullanımı, uydu televizyonlarının seyredilebilir olması, telefon, bilgisayar ve faks cihazlarının yaygınlaşması da Kolakowski’yi haklı çıkarır şekilde bu sürece doğrudan etki yapmıştı.

Üç İslamî Ekol: Üç Müslüman Bilge*


Seyyid Hüseyin Nasr; İslam fikriyatı içinde “Vahdet-i Vücud,” “Tasavvuf,” “kutsal ilim” gibi mes’eleleri tartışırken evrensel anlamıyla “dinlerin aşkın birliği,” “ezelî hikmet,” “modernlik” gibi konuları da ele alır, inceler ve yorumlar.

Tradisyonalist ekolün temsilcileri olan René Guénon, Martin Lings, Frithjof Schuon gibi düşünürlerle paralel olarak modern düşüncenin yarattığı bunalımı, İslam ya da dinsel tefekkür ile karşılayıp aşmak imkânını sorgulayan Nasr; kitaplarında metafiziğin “engellenmişliğine” rağmen hâlâ büyük kuvvetlere sahip olduğunu ileri sürer ve modern dünya içerisinde yaşanırken gelenekselle olan bağların sürdürülebilirlik imkânına kapı aralamaya çalışır.