19 Eylül 2013 Perşembe

Mütercim

Mütercim, hocasının ölümüyle yarım kalan bir tercümeyi tamamlamak için 1924’te, İstanbul'dan Ankara'ya gelen bir çevirmenin değişen dünyasının hikâyesini anlatıyor...
Tercüme sorunlarıyla birlikte mütercimini, iktidarı ve Takrir-i Sükûn kanunu yüzünden zor günler geçiren muhalifleri önce birbirine bağlayan, sonra ayrıştırıp birbirine düşman eden bir kitabın, yeni kurulmuş cumhuriyetin sancılarını ifşa edişi...

Mütercim; bir çevirmenin yüzyıla yakın zaman dilimine yayılan hikâyesi değil sadece: Dağılan imparatorluğun külleri üzerine inşa edilen cumhuriyetin, iktidar sahiplerini çekinerek izleyen toplumun ve çeşitli korkular nedeniyle gerçeklikten sapan bir metnin dönüşümünün de hikâyesi…

Kitaba şu adresten ulaşabilirisiniz: http://hece.com.tr/kategori/Roman/Mutercim.html

12 Eylül 2013 Perşembe

Devlet, Din ve Araçsallaştırma

İslam, Arap toplumunun ve sonrasında diğer Müslüman toplumların siyasî rejim ve kurumlarını, toplumsal ve ahlâkî değerlerini ilkesel düzeyde bir dönüşüme uğratarak geniş kapsamlı bir toplumsal-kültürel bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. (Arslan,2009:146) İslam’dan önce Arapların çölde göçebe veya küçük yerleşim merkezlerinde kabileler halinde yaşayıp riyasetle yönetilirken İslam’la birlikte birlik ve beraberliğin doğduğunu yazan Uludağ, bu sayede Arap asabiyetinin de arttığını belirtir: “Güçlenen ve tesiri artan Arap asabiyeti mülke doğru yol almaya başladı. Fakat İslamiyet’in mülkü tasvip etmemesi ve onu hoş karşılamaması, bir de vahyin ve mucizelerin gönüllere saldığı korku hissi sebebiyle Hz.Osman’ın halifeliğine kadar asabiyet mülk haline gelemedi. İslam öncesi riyaset sisteminin değişik bir şekli olan hilafet tarzında bir idare sistemi ortaya çıktı. Halife Hz.Osman’ın etrafında Emevîlerin yığılmaları ve devlet memuriyetlerini ellerine geçirmeleri, bir nevi riyasetten ibaret olan hilafetten mülke doğru atılan ilk adımı teşkil etti.” İbn Haldun’un, asabiyeti güçlenen ve bunun gereklerini üstlenirken kendisine yönelecek eleştirileri göze alan Muaviye’nin mülk için ortaya atılmasını ve Hz.Ali’nin onunla savaşını mülke bağlamasını (Uludağ,2012:108) İslam toplumunun artık ideolojik bir hal alması olarak değerlendirmek mümkündür. Tagallüp ilkesi olan ve siyasî bir işleve sahip asabiyetin, İbn Haldun için İslâm’la uyuşmadığı sonucunu çıkaran Arslan, söz konusu asabiyetin zaten İslâm’ın ortaya çıkışıyla unutulduğunu, geçersizleştiğini ancak Emevîlerle birlikte yeniden ortaya çıktığını düşündüğünü yazar. (Arslan,2009:194) Düşünüre göre siyasî hayatın bu gerçeğine rağmen hilafeti savunmak, filozofların benimsediği devlet modelini savunmaktan farksızdır. Ki bu süreçle birlikte geleneksel/vahye dayalı düzen, zaman içerisinde yozlaşarak yerini usa dayalı bir düzene bırakmıştır. Bu siyâsetin en önemli özelliğiyse insanların sadece bu dünyaya yönelik çıkarlarının gerçekleştirilmesidir.


Bu durum, Sovyetçiliğin kapitalizmin temel çizgilerinin karikatürleşerek büyümesini temsil ettiğini yazan Gorz’un eleştirisiyle bazı koşutluklar içermektedir: André Gorz, akılcılığı toplum üzerinde bir iktidar hâline getiren “Plan” olgusunun ayrı bir dışsal bilinç olarak geliştiğini yazar: SSCB tecrübesinde bireyin kendini büyük proje kapsamında bir çalışma topluluğuna ve bunun vasıtasıyla da topluma ait hissetmesini sağlayacak olan Plan, belirlenmiş kolektif hedeflere ulaşmak için görevlerin paylaşım ve bölüşümünün işlevsel bütünleşmeyle gerçekleştirilmesinin somutlaştırılmasıydı. “Plan, toplumun her bir üyesine hem doğa üzerinde egemenlik ve hem de bu egemenliği geliştirmeye yönelik toplumsal girişimi veren hedeflerin akılcı biçimde hazırlanmış bütünü olmalıydı. Bir anlamda, Plan toplumun, gönüllü işbirliği temelindeki kolektif girişimi olarak, kendisine ilişkin düşünümsel bilinci olacaktı.” Bir üst akıl olarak sosyalist ahlâk bireyden, Parti iradesine bağlı olarak ortaya konulan –sosyalizmin, tarihin, devrimin- aşkın hedeflerini gerçekleştirmek için aktif bir araca dönüşmesini istiyordu. Bunun yolu da Pati sevgisi, devrim ve sosyalizme olan inançtan geçiyordu. Bu inancın Weber’in “meslek etiği” (berufsethik) diye adlandırdığı püriten ahlâkla benzeştiğini yazan Gorz, püritenin kendini mesleğine adayarak ama ondan bir kurtuluş ummadan sadece Tanrı’nın iradesine teslim olması ve bu iradenin dünyayı akılcı olarak düzenlemesinde bir yücelik görmesi gibi sosyalist işçi de Parti dolayımıyla Evrensel Aklın zaferi için bir alet olduğuna inanacaktır. Her iki güdülemenin ortak noktası büyük aklın düzenlenmeleri için çalışmak gereği duyanların motivasyonlarındaki akılcı olmayan tavır ve araçsallaşmadır. “Sistem olarak programlanan akılcılaştırma Aklı bireyler üzerinde –ama bireyler aracılığıyla değil- uygulanan ayrı bir iktidar haline getiriyordu ve Aklın Egemenliğini de işlevleriyle aklın egemenliğine sahip olanların diktatörlüğüne dönüştürüyordu; çünkü bu akılcılaştırma bireylerin çevrelerinden ve ilişkilerinden edinebildikleri sezgisel kavrayıştan kopuktu.” (Gorz,1995:55-60)


İslâm’ı bir din olarak kabul etmiş toplulukların büyük akıl olarak kendini sunan iktidarlar elinde araçsallaştırılmaları İbn Haldun’un yazdıklarından da görüldüğü üzere modern bir durum değildir. Ne var ki Sovyet halklarının yukarıdaki tespitlerde aktarılan akılcılığın akıldışı (irrasyonel) güdülenimleriyle bireysel olarak anlamlandırmaları beklenmeyen işlevsellikleri, İslâm toplumlarıyla iktidarlar arasındaki ilişkinin ideolojik temsillerini ihtiva etmektedir: Dinî bir değer olan hilâfet olgusunun zaman içerisinde ideolojik bir aygıta dönüşmesi, Müslüman toplumsallığının da bu aygıtın işlemesinin birer aracı hâline getirilmeleri aynı güdülemeye tâbi olmalarıyla mümkün olmuştur. Bu güdüleme, Gorz’dan çıkardığımız, akılcılığın akıldışı güdülemesidir. İktidarlar tarafından tarih boyunca fetih, üretim, talan gibi anahtar kavramlar etrafında yeniden üretilen bu ideoloji, Osmanlı Devleti’nin çözülmesiyle birlikte bir üst aşamaya geçmiş ve İslam toplumlarına hükmeden iktidarlar da kapitalist hegemonyaların araçları olarak Batı (kapitalizm)’nın akılcılığına teslim olmuşlardır.


İnsanlar egemenler için, doğanın tamamı da toplum için malzeme durumuna girer.” dedikleri rasyonelleştirmeyi eleştiren Horkheimer ve Adorno, Aydınlanma ile birlikte başlayan bir süreç olarak ele almalarına rağmen tarih boyunca var olan usçuluğun aklı, “diğer aletlerin yapımına yarayan bir alet” konumuna indirgediğini yazarlar: “Akıl total olarak toplumsal sürece boyun eğmiş, aklın araçsal değeri, doğa ve insan üzerinde dominasyon kurulmasında oynadığ rol ya da başat ideolojinin ‘ideolojik aygtı’/sözcüsü, tek ölçütü konumuna ulaşmıştır.(Kızılçelik,2000:87)


İbn Haldun, aklî siyasetin sultanın maslahat ve menfaatini, kahr ve galebe yoluyla nasıl sağlamlaştıracağını göz önünde bulunduran bir tarzını ele almaktadır: Müslüman olsun ya da olmasın dünyadaki yönetimlerin çoğu da bu nevidendir. (İbn Haldun,2012:571-572) Çeşitli araçsallıklara dayanan bu yönetimlerin kullandıkları ideolojilerden birinin tarih bilimi olması, İbn Haldun’un Mukaddime’yi bir tarih kitabı olan el-İber’in girişi olarak yazmasının da anlamını ortaya koymaktadır.
Alper Gürkan
Kaynakça
Arslan,Ahmet (1999); İslam Felsefesi Üzerine, Vadi Yay.,Ank.
Gorz,André (1995), İktisadi Aklın Eleştirisi,Terc.:I.Ergüden,Ayrıntı Yay.,İst.
Kızılçelik,Sezgin (2000) Frankfurt Okulu (Eleştirel Teori),Anı Yay.,Ank.
Uludağ, Süleyman (2012); İbn Haldun ve Mukaddime, Mukaddime,Dergâh Yay.,8.Baskı,İst.

1 Eylül 2013 Pazar

Reddeden Mekân ve Şâirin Taşrası

Edebiyatın ya da genel olarak san’atın merkezi arandığı takdirde bunu mekânsal ve bazı nostaljik perspektiflerde görüldüğü üzere zamansal bir konum içine yerleştirme temayülü yaygındır. Bu yaygın temayül, belirli bir coğrafî mekânın ya da mâzide kalmış bir dönemin idealize edilmesi sûretiyle san’ata ait tüm meselelerin hallolunacağına, bugün açısındansa en kötü ihtimalle o idealin formlarının kopyalanmasının bir tekâmül imkânı sunacağı kabûlüne dayanmaktadır. Buna göre örneğin resim san’atı Rönesans öncesi ilkelere ya da perspektifsiz bir alımlamaya imkân verirse kurtarılmış olacak, roman baştan savılıp yeniden mesnevîler yazılmaya başlanırsa san’at hakikî değerini bulacaktır. Bu sebeple –sadece bugün değil geçmişte de- sıkça duyulduğu gibi san’atın ya da şiirin ölümünden söz edenler, her yüzyılda türeyen kıyâmet senaryocuları gibi hiç de yeni sayılmayacak sözleri durmaksızın tekrar etmektedirler. Bunu aşmanın yolu ve imkânı, merkez olgusunun ve san’atı varoluşun merkezinde konumlandıranın ne olduğuna dair bir tahkikat ve tefekkürdür. Bu yazının kapsamı gereği bunu derinlikli ve layıkıyla yapabilme olanağı yok. Ancak bu yapıldığı takdirde elde edilecek hâsıla ile modern bir roman üzerinden san’atın merkezi ve çevresine ilişkin bazı imkânları sorgulamanın işaretleri sunulabilecektir.
Modern san’ata ve san’atçıya dair bazı hususları olduğu kadar modern toplumlara ilişkin sorunsalları da okumak için alt metinsel bazı imkânlara sahip bir roman olan Taşra Şairi’ne eğilme maksadımız da budur. Işık Yanar’ın üçüncü romanı, merkez olarak geldiği İstanbul’un san’atsal birikimi içinde kendine bir rol bulamadığı için en sadık ve içten bulduğu dünyasına, taşraya yeniden sığınan bir şâiri anlatarak sadece bugünün entelektüalizmini değil, daha yüksek bir duyarlılığın izlerini de barındırıp yansıtması vesilesiyle bu imkâna sahip bir eser. Romanı alelâde bir kurmaca olarak okumanın ötesine geçtiğimizde bu imkânın kapıları da aralanmakta ve Yanar’ın da işaret ettiği gibi (İtibar,Şubat 2013,S:17) coğrafî bir taşralılıktan söz edilmediği ve onunla gösterilen taşranın ya da –merkez-çevre karşıtlığı açısından- çevrenin, bir koza olarak değerlendirilebileceği görülmektedir. Orada edebiyatçı en özgün, doğal halini bulur ve onunla yaşar, üretir. Uzakta kaldığı müddetçe merkezin sadece imleri, izlenimleri söz konusudur. Kendini san’atın kuvvesi haricinde bir zorlama ve baskı altında hissetmeden eserini olabildiğine doğal ve içtenlikle üretir. Böylece Yanar’ın vurguladığı yüksek ya da temiz akla daha çok yaklaşır. Kozasında kendi hâlesini bağımsızca, müstakil olarak örer. Özsel, kendine has “değer”ler san’atını anlamlandırır.