7 Ekim 2013 Pazartesi

Hasan Ali Toptaş’ın Romancılığı Üzerine Bazı Değerlendirmeler

Yazın konusunda, üretkenliği ve hassasiyeti dengeli bir hâl içinde seyreden Hasan Ali Toptaş, bir önceki kitabı Harfler ve Notalar (2007) ile Heba (2013)’nın yayımlanması arasındaki süre ile bu dengeyi muhâfaza ettiğini gösterdi. Belki yüz yıl önce bir değer ifade etmeyecek olan bu gösterge bize yazar hakkında bir yargının ipucunu veriyor: Toptaş, müstesna birkaç yazarla birlikte piyasa odaklı “üreticiler”den/edebiyat esnafından ayrı bir konumda. Derdi olan, derdini bilen ve bunu en güzel şekilde anlatabilmenin sancısını çeken bir yazar. Burada sancı kelimesi rastgele seçilmiş değil; Toptaş, yazma sürecini “sancı” ile niteleyen yazarlardan. Sancı ifadesi yaratıcı bir yazar söz konusu olduğunda doğrudan doğumu çağrıştırıyor. Üretirken çok eğlenen bir sanatçı kuşağının alacakaranlığında sancı çekerek yazması, içindeki meseleyi titreyip ter döken bir anne ya da şaman gibi dünyaya söyleme derdine işârettir; eserinin bitmemesi, gönlünden düşmesi, ölü doğması kaygısıyla…
Bununla birlikte ister istemez içinde doğduğu bir sürecin de yansımalarını taşıdığı söylenmeli: Son romanı Heba’nın videolaştırılmış tematik fragmanlarının internette dolaştırılması, kitabın yayımlandığı hafta satışı bol gazetelerde başlayan “derin” analizler, kitap eklerini ve kültür sayfalarını dolduran tanıtım yazıları (her ne kadar okuyucuyu hipnoza yönelik olarak ilk baskı:100.000 gibi vurgular içermese de) bazı etkilerin amaçlandığını gösteriyor. Bu durumun, Toptaş’ın üslubuna tesir etmedikçe yayınevinin kaygılarıyla şekillendiğini de düşünmek gerekiyor. Nihâyetinde yazarın postmodern bir teknik üstünden değerlendirilişi, kitaplarının buna ilişkin bazı vasıfları haiz oluşu, zamanın ruhundaki metalaştırma eğilimiyle birleşince (“90 dakikada Aristoteles” türü plaj kitaplarında olduğu gibi) yazardan bağımsız da olsa menfî bir hava oluşturuyor.
* * *
Bu yazı, Toptaş’ın –sadece roman türünde- ortaya koyduğu eserleri dikkate alarak belirgin bazı özellikleri ve kendine has rengine dair bazı tespitleri amaçlıyor. Bunun için Toptaş’ın romanlarını temelde yapı ve biçim üzerinden ele alarak bu ikisi arasındaki ilişkiyi düzenleyici bağlantılar da dikkate alınarak, yapıdaki özü görünür kılan biçimi ve görünürdekini de yapıyla ilişkilendiren bir doku olarak incelenecektir.
Öncelikle, Toptaş’ın romancılığının temelinde insanî varoluşun –yazara göre- yargılanamaz niteliği vardır denilebilir. Bize göre romanlarını bu niteliğin araştırılması, detaylandırılması ve aktarılması ile yazmaktadır. Buradaki yargılanamazlık hükmü; bir inancın, devletin, toplumun, bireyin ya da bizatihî yazarın (Toptaş’ın) hükümsüzlüğü, acizliği, reddedilişi veya bu iş için gönülsüzlüğü değildir. Aksine varoluşun tanımlanamaz çeşitliliği içinde “yargı”ların, etkisi olmayan bir söylem vasfı taşıması söz konusudur. Bu, bir kurgucu olarak Toptaş’ın –hikâyeyi anlatan değil kurgulayan zihnin- tasarımını gerçek kılmak adına başvurduğu nesnelleştirmedir. Değer kavramının mutlaka ilişkin olmadığı; kişiye, zamana, şartlara “göre” değişebildiği bu düzlemdeki sözünü ettiğimiz yapı, Toptaş’ın yaratı dünyasıdır.