23 Nisan 2014 Çarşamba

"Bir varlığımız yok, Varlık’ın olma hâliyiz."


Ali Hasar: "Sizin için dönüşüm ne ifade etmektedir?"

Alper Gürkan: Dönüşüm iki yönden çağrışım yaparak zihnimde bütünlenen bir kelime; bir yüzüyle sadece bir sürece âtıf yapıyor diğer yüzüyle de bir tamamlanma koşulu. Bu iki yön, tek ve aynı şeymiş gibi de algılanabilir ama birisi zarf işlevi görüyor diğeri sıfat işlevi.

Hayata, dünyaya, eşyaya ve insana zaman algımıza odaklı baktığımızda genelde değişimi görürüz; havalar ısınmıştır, ağaç çiçeklenmiştir, çocuk büyümüştür ya da saçımızda aklar ortaya çıkmıştır. Heraklitos’un meşhur sözü, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Her değişim aynı zamanda bir dönüşümün parçası olarak benim ilgimi çekiyor. Çünkü söz konusu değişimin sonucunda artık yeni bir “şey” ortaya çıkmıştır ve bu şey eskiye izâfen değil, bizatihi bir şey’dir. Yani A şeyi artık B olmuştur, değişim bu ikisi arasında yaşanan bir gerilimdir ama dönüşüm artık sadece B’nin kimliğine vurgu yapar…
Herkes, her şey bir dönüşümün nesnesi olunca varoluşu bu noktadan görmek gerektiğini düşünüyorum. Yani olan her şeyin ilk niteliği varlık ise ikincisi dönüşmüşlüktür. Olmak bir hâli gerektirir ve her hâl olmak ile mümkündür: Varlık sıfatı kazanması hem olmasına hem de dönüşmüşlüğüne işâret eder. Burada bir bütünlük söz konusu: Her şey esasında yeni bir hâlin yansımasıdır; her sabah açan yeni bir çiçek, her gün doğan yeni bir gündür. Yani bugün 18 Şubat değildir özünde, bugün bugündür. Fakat burada yeni olan, gün, ay, yıl kavramları da sadece ânın birer remzinden ibarettirler. Bu ân sayesinde insanın hakikate uzanma şansı var; mevcut kimliğinden sıyrılıp yenilenme imkânı var.

O hâlde dönüşüm, bir de imkânın adıdır: Tekâmül edebilme onunla mümkün olacaktır. Bu birey için de toplum için de geçerlidir. Ki sosyoloji bilimine olan ihtiyaç Fransız Devrimi gerçekleşirken kitleleri geleneksel tabiattan modern tabiata sürükleyen kuvvetlerin neler olduğunun araştırılmasıydı. Yani, toplumu bir başka toplum hâline getiren, dönüştüren güç nedir? sorusu. Bu soru aslında yeni bir soru değildi, Platon da bunu sormuştu İbn Haldun da. Hatta Kur’ân’da bu soru bir düzeyde cevaplanmıştır: Bir kavmin kendini değiştirmedikçe hâlinin değişmeyeceği belirtilir. (Ra’d,11) Avrupalı düşünürler için yeni olan sadece toplumsal örgütlenme tarzının başaşağı edilişiydi; üretim biçimi, sosyal örgütlenme, siyasal yapı vs. sadece değişmemiş, tam tersi bir hâl almıştı. Ayaklar baş mı olacak sorusu? ciddiyet kazanmıştı.

4 Nisan 2014 Cuma

Marksist Dünya Görüşü Ekseninde Orhan Kemal’in Anlatılarına Genel Bir Bakış



Hece
Giriş
Orhan Kemal eserlerinde, algıladığı gerçekliği olanca çıplaklığıyla sunmaya çalışan realist bir yazar olmanın ötesinde bu gerçekliği toplumsallık bağlamı içinde eleştirel bir üslupla durmaksızın yeniden üretmiştir. Ele aldığı, işlediği konuları ve hayatın farklı kesimlerinde bulduğu insanları sanatına dâhil ederken olay, ortam ve kişileri belirli bir diyalektik düzlem içine oturtarak değerlendirmiştir. Fakat bir dönem sonra yaptığı tekrarlarla sanatsal yaratıcılığın kısırlaşması olarak görülebilecek şekilde hazır şablonlara müracaat ettiği bilinmektedir. Ne var ki bir geçim yolu olarak roman, hikâye ve senaryo türlerinde oldukça fazla sayıda eser vermiş olması bir başka açıdan toplumun farklı kesimlerindeki meseleleri yazınsal zenginlikle işlediğini de göstermektedir.
Bu yazıda, Orhan Kemal’in anlatılarında kullandığı biçim ve tekniklerden ziyade –sadece roman ve hikâye alanlarında- ele aldığı konuların Marksist dünya görüşü ve ona bağlı olarak estetikle ilintili yönleri işlenecektir. Bu maksatla roman ve hikâyelerinde sunduğu toplumsal yapı açık edilmeye çalışılacak ve onun yazınsal serüveninin odağı olan işçiler, köylüler, işsizler, fakirler, göçmenler gibi toplumun iktisadî yönden aşağı kesimlerinin ya da dışına itilmiş kesimlerinin sınıfsal değerlendirmesi yapılacaktır. Bu değerlendirme yapılırken yazar toplumcu gerçekçi edebiyatın söylemi içine yerleştirilmek suretiyle bu akım kapsamında bulunduğu nokta değerlendirilecektir. Onun çok fazla sayıda eser vermiş olması nedeniyle sadece yazının esas meselesini kavramaya yeterli imkân tanıyacak olan Bereketli Topraklar Üzerinde romanı hakkında görece detaylı değerlendirme yapılacak, fakat diğer roman ve hikâyeleri de örnek olarak belirgin durumlarda zikredilecektir.