31 Temmuz 2014 Perşembe

Modern Zamanlar’ın Kulluk Pratiği: Eski İbâdet, Yeni Din


Sanatın, doğası icabı olgusal gerçekliği zamana ya da mekâna bağlı olmaksızın kendinde taşıyabildiğini gözlemlemek daima mümkündür: İnsan, çevre, toplum değişse bile yüzlerce yıldan bugüne uzanan bir sanat eserinde gerçekliği tecrübe etmek olanağı hep vardır. Bu gerçeklik bazan en saf hâliyle Hakikat’e bir işaret, bazan kâinata dair bir bilgi, bazan dünya üzerinde yaşananlara dair tekerrürün bir “öngürü”sü olabilir. Ancak her halükârda, değişen kabuk ve yapraklara rağmen değişmeyen çekirdeğin sanatın dilinde daima yeniden hayat bulması, tıpkı yaradılış gibi sanatın da, insan olsa da olmasa da devam edeceğinin bir göstergesidir. Binlerce yıldır duran bir mimarî yapı, üzerinden asırları geçirmiş bir duvar resmi, hâlâ sesi olan bir beste ya da asırlardır anlatılagelen bir hikâye; sadece sanatçının değil, onun içinden çıktığı, dilini taşıdığı toplumu bile aşmış, insan olmaya ilişkin müşterek bilincin sessiz kelimeleri olarak kurucu kodlarından birisine dönüşmüş olabilir. Çünkü sanatın doğası yaradılışın doğasının –bir taklidi değilse de- devamıdır. Sanatsal imin umudunu taşıyan sanatçının gözlerinde varlığın kendinden başkasının tasarrufu olmadığından bazan kınansalar, bazan susturulsalar, bazan öldürülseler de aktardıkları sessiz bilgi bir zaman sonra zihnen sindirilmiştir: Günlük hesaplar, menfaatler, ekonomi, siyaset ya da pazarlık ve uzlaşma konusu olabilen diğer şeyler bu zamanı sadece geciktirmişlerdir.

Bunun kehânetle veya tesadüfle ilgisinden çok, sanatın kurallarının yaratmanın kurallarıyla yani kâinatın düzeniyle ilgisi olduğu gerçeği, bazı yüzeysel değişimlere rağmen toplumların temel karakteristiğinin de sanatın dilinde yansıtılabildiğini göstermektedir. Odysseia’da insan doğasının kaypak yüzü, Gılgameş’de onun dünyayı biçimlendirebilecek güçlü ihtirasları, Mısır ya da Çin piramitlerinde toplumu hizalayan dengeleri, Ayasofya’da acziyetini, Hind masalında ya da İslâm minyatüründe metafizik doğasını ve hiyerarşisini müşahede etmek imkânı daima vardır. Modern sanat, sanki tüm bunlara ilgisizmiş gibi görünse de tıpkı diğerleri gibi toplumsal bir ürün olmaklığıyla benzer bir vasfı –en azından bir halk şiiri kadar işlevsel biçimde- taşımaktadır: Biçimsel olarak da modern dönemlerde ortaya çıkmış sinema ya da roman, geleneksel özü taşımayan ama öyleymiş gibi görünen bugünün eserlerine nazaran çok daha fazla bilgiyi içselleştirmiş olarak taşımaktadır.

Bu noktadan değerlendirdiğimizde insana ait sırları taşıyan bu “eski” eserlerde olduğu gibi sanat dilini yitirme tehlikesine uzanırken bile hâlâ “yeni” görünümleriyle de aktarıma devam etmektedir. Ne var ki yaratmanın bir tekrar değil yeni bir şey olduğu fikrinin yaygınlık ölçüsünce bunu yaptıkları için, kendi zamanlarında değerlendirilmeleri de nâdir bir durum teşkil etmektedir. Öyle ki bu bilgilerin tarihsel mevcudiyeti ile bugünkü görünümü arasındaki biçimsel dönüşümden haberdâr olmayanlarca insanın sırları ortalığa saçılmış hissi uyandırılmakta veya eski olanı küçümseme refleksiyle bu aktarıma anlam dahi verilememektedir…

10 Temmuz 2014 Perşembe

Devrim Üzerine Fikirler


“Devrim” kelimesi işitildiği zaman yaygın olarak şiddet, savaş, yıkım gibi çağrışımlar uyandırır; bunun tarihe bağlı sebebi, geçmişte yaşanmış bir takım yıkım olaylarının devrim diye adlandırılması olduğu kadar aktüel olarak da devrimci bir mücadeleden söz edildiğinde hemen her zaman şiddete yaslanılarak bir anlam inşa edilmesidir. Türkçede “devrim” kelimesi cumhuriyetten sonra icat edilmiş ve Avrupa dillerindeki “revolution” ifadesini karşılayan “ihtilâl” ve “inkılap” kelimelerinin ikisini birden içerecek şekilde teklif edilmiştir. Kavrama çoklukla müracaat eden sol dünyanın ulus devlet projesine sempatisi ve buna bağlı olarak Arabî ve Farsî birikimi “geri”de bırakma eğilimi, kelimenin dile yerleşmesinde önemli bir etken gibi gözükmektedir. Devirmek fiili ile ilişkilendirilerek türetilen devrim, siyasal alanda da bu yönüyle öne çıkmıştır. Buna karşın Avrupa’da daha eskiden de kullanılan ancak Fransız İhtilâli sonrasında (1797) yıldızı parlayan “revolution” gök cisimlerinin dönmesi, deveranı anlamından türetilmiştir. Sözcüğün astronomik anlamı, döngüsellik içermesi bakımından biraz Avrupa düşünce geleneğinin süreklilik fikriyle ilgili gözükür. Toplumsal olaylarda ya da siyasal anlamda kullanımıysa (17.yy) eğretileme ile olmuştur.

Türkçede inkılap kelimesinin de taşıdığı “alt üst olma, dönüşme” fikri ile karşılaştırıldığında toplumsal ve tarihî birikime bağlı olarak çok da yakın sayılmayacak iki farklı kavrayış olduğu değerlendirilebilir: Politik anlamının dışında popülist anlamı sözü edilen değişimin niteliğine karşı ilgisizdir. Devrim, bir nitelik değişimini teklif etmesi açısından öze, esasa ilişkin bir anlam taşırken örneğin 1923 cumhuriyet tecrübesi yaygın olarak bir devrim diye değerlendirilmez fakat Türkçedeki değişimin kendisi de bazen "dil devrimi" diye adlandırılabilmektedir. Bu durumu göz ardı edip, biraz daha tutarlı bir çerçeve oluşturmak maksadıyla “devrim” kelimesini bugünkü siyasî dünya açısından daha kullanışlı ve popüler yapan Marksist literatürün tasnifine başvurulabilir. Devrimi siyaseten öncelikli bir mesele olarak ele alan Marksizm’de kavram nitel bir değer taşır. Marx için toplumların esas, gerçek yapısını içeren ekonomik düzen değişmedikçe bir devrimden söz etme olanağı yoktur. Toplumsal yapıyı altyapı ve üstyapı olarak bölen Marx için devlet biçimi, kültür, hukuk gibi değerleri içeren üstyapı, altyapının (üretim tarzı) bir neticesi olarak belirdiği için tepede yapılacak düzenlemeler nicel anlam taşıyacaklarından dolayı ancak bir evrime işaret edebilirler. Bu yönden bakıldığında 1789 süreci, toprak rejiminin değiştirilmesi, aristokrat sınıfın tasfiyesi ve mülkiyete ilişkin radikal kararlar içermesi itibariyle devrimsel bir süreç olarak görülür. Ki Marksizm açısından kapitalist olmayan üretim tarzının kapitalizme doğru her nitel değişimi bir devrimdir; sosyalist devrimin nesnel şartlarının oluşması için öncelikle kapitalizme yönelik bir üretim biçimi ihdas edilmelidir ki bunun imkânını da ancak bir burjuva demokrasisi sağlayabilir.

1 Temmuz 2014 Salı

Toplumsal Gerçeğin Yüzlerine Bir Bakış


Hepimiz en az iki yüzlüyüz!

Emrah Polat’ın Yüzler romanı bu cümleyle açılıyor. Her halükârda insanın en azından kendine sakladığı bir yüzü olduğu göz önüne alındığında romana dair ciddiyet arayışındaki okur için bir uyarı niteliği taşıyor bu cümle…

12 Eylül’ün çetin günlerinden kalan tortularla boğuşmanın, en azından 12 Eylül’ü güncelleyerek yeniden yaşamamıza neden olan mevcut düzenle de boğuşmak anlamına geldiği bu günlerde, karşılaştığımız farklı yüzlerin esasen aynı olan kalıplarının görülmesini isteyen bir yazar talebi ile karşı karşıyayız. Bu talep öznel bir tespit olarak değerlendirilebilecek olmakla birlikte; roman boyunca varoluşsal, toplumsal ve bireysel düzeylerde karşılanabilecek durumda olduğu gözden kaçmamalıdır. Ki burada bir eserin okuyucu için alımlama sürecinde yazarın meselesiyle tam bir uyum içinde değerlendirilmesinin beklenemeyeceği hatırlanmalıdır: Bu durum özellikle roman sanatı gibi teferruata eğilme imkânı sağlayan bir sanat için de en az şiir gibi daha muğlak ya da yoğun sanatlardaki kadar mevcuttur. Yazar için roman; birey üzerinden hareket ederek ulaşmak istediği geneli, kendi belirlediği çerçevenin içinde sunmak imkânı barındırır.

Kundera, daha sonra anlatı iskeletini oluşturacak farklı duyumsal uzamlardan söz etmeden önce “Roman hayali kişiler üzerinden görülen varoluş üzerine bir fikir yürütmektir” (Kundera,2005:97) derken, bu sanatın modern yönüne ağırlık veriyor görülmektedir: Nietzsche’nin dönemsel bir karakteristiği gösterme amacına yönelik Tanrı’nın ölümünü ilan edişiyle de açık olan birey odaklı dünya, roman sanatı için mecburî bir istikamettir. Değerlerin değişmesinin doğal bir sonucu olarak sanatsal imin kendisi kadar gösterileni de dönüşmüştür. Tıpkı sinema sanatında olduğu gibi yeni dünya, yeni araçlar ve yeni bir dile ihtiyaç duymuştur. Bu yenilik, modern insanın algısını biçimlendiren olgusal değerlerin yansımalarıyla bir yol bulabilmiştir ki bu değerlerler maddeci kavrayış, nesnel bilimsellik, toplumsallık ve bunların arasında inkişaf eden bireyselliktir. Bu yönden bireyi bir sonuç olarak kıymetlendirme gereği ortaya çıkacaktır -ki modern toplumsal yapıların tıpkı bilimsel sonucu merkeze alan bilme anlayışları gibi birey de- dünyayı açıklamak için bir merkez niteliğindedir. Bu merkez, roman okuyucusunun –tüm modern ve postmodern sanatlarda olduğu gibi- sanatsal imi görme biçimine doğrudan müdahale edecek, yön verecektir. Birey üzerinden varoluşa ilişkin fikir yürütme faaliyeti, modern okuyucunun algısına uygun olarak farklı tabakalarda tecessüm ederek toplumsal ve bireysel açılımlar taşıdıkça “gerçekleşmiş” bir romandan söz edilebilir. Ki bu tarihsel temaların tarihle sınırlı olmadığı, sosyal sorunların sosyalle, bireysel duygu ve yazgının da bireyle sınırlı olmadığı bir anlatısal düzlemi gerektirmektedir. Bunu başardığı ölçüde gerçeğin soğukluğuyla sanatın yüzleşebilmesi imkânı bulunabilmektedir.