24 Eylül 2014 Çarşamba

Bir Dil Devrimi Varsa Bunu Halk Yapmıştır

Kültür ya da sosyal benlik hakkında düşünürken donup kalmış bir medeniyet kafesinden kendini kurtaran Tanpınar, bazı kesimlerin "Dil Devrimi" dediği şeye karşı değildir. Her meselede olduğu gibi onu ürküten ifrattır. Zamanı şimdiden ve tarihi bugünün yargılarından kurtarabilen, mekânsal varoluşun çıkmazlarına (Pamuk'un sorusuyla: Ben neden benim?) dünyanın ve evrenin diğer köşelerinden de bakabildiği için Peyami Safa'nın körleştirmeye müsait çatışmacı anlayışından da Cemil Meriç'in entelektüel kimliğinden sıyrılıp sağcılaşmasından da berîdir.

Bir dil devriminden söz etmek imkânı varsa bunu dünyanın her yerinde olduğu gibi halkın yaptığı bir iş olarak anlayabiliriz. (Sıradan bir İngiliz'in Shakespeare okuyamaması gibi.) Bir harf devriminden söz edilecekse, evet, bu Kemalist ideolojinin bir hamlesidir. Ama bu ikisi sanki aynı şeymiş gibi davranmak, sağcı ideologların, kendilerine bir tarih ve gelenek uydurabilmek için başvurdukları bir hamledir.

Saussure, dil ve söz arasındaki ayrımdan bahsederken ilke ve imkân arasındaki tasnife yaslanır, ya da farklı söylersek yapı ve unsur arasındaki ayrıma: Dil, kendi kuralları (gramer) ya da iç işleyiş mantığı olan bir yapıdır, çeşitli unsurların organize olduğu bir bütünü ifade eder. Harf sistemi ya da konuşulan söz de bu yapı içerisindeki unsurlardan, imkânlardan ibarettir.

Dil ya da diğer yapılar (sistemler), kendi iç işleyiş mantıkları dışında bir kural tanımazlar ve bu mantığın içleyişi, içerisine dahil ettiği (!) unsurların (diyelim ki yeni bir kelime) işleyiş yönünden gerekliliğine bağlıdır. Zorla biçimlendirilmediği takdirde yapının içerisindeki tüm unsurlar birbirleriyle organik bir ilişki (hiyerarşik karakter kazanımı/dizilim) içerisindedirler ve zorla dahil edilse bile işlevi olmayan her unsur dışarı atılır. (Yani yapılarda zorla biçimlendirme geçicidir ki endüstriyel sosyalist üretim modeli, insan doğası ve toplumsal varoluş yönünden yeniden organize olmaklığı ile uygulanamamış ve yapı, çökmek suretiyle zorlamayı da işlevsizleştirmiştir. Fakat, kapitalist üretim modeli, insan doğası ile toplumsal varoluşun kirli ve alçakça koşullarıyla uyumludur. Çünkü insan, hüsrandadır.)

Söz, dil yapısı içerisinde bir unsur olarak daima işlev sahibi olmuştur, olacaktır. Ancak bu, sözün hep aynı biçimde kaldığı anlamına gelmez. Dilin, kendi kendine sürekli yeniden yapılanması ile söz, tarih boyunca değişmiş ve toplumsalın ihtiyacına göre işlevselliğini sürekli yenilemiştir: Hiyerogliften yazılım kodlarına...

Sözün bu değişimi, toplumsalla yekvücut olan dilin yeniden düzenlenmesine tabidir; ne sadece topluma, ne sadece ideolojiye ne başka herhangi bir şeye bağlıdır. Toplumsaldaki varoluşsal belirlenim ve dilin mantığı ile işleyen yapısı bir ve aynı şeydir. (Bir dili konuşan toplumun iç mantığı, kendi koşullarında o dilin iç mantığına karşılık gelir.)

Toplumsal değişme de -toplum da dil gibi farklı unsurların örgütlendiği bir yapı olduğu dikkate alınırsa- bir organizasyon olmaklık bakımından dışarıdan müdahalelerin geçici etkilerinden ötede kendi teveccüh ve istikametiyle ilgilidir: Toplumsalın merkezinde ne varsa bu toplumun durumunu da biçimlendirecek (Rad,8) ve bu bir yönelim olarak gözlemlenecektir. (İnsanın irade edip sonra yürüme faaliyeti gibi.) Bu yönden modernleşme de kapitalizme entegrasyon süreci de olgusal olmakla birlikte ilkesel düzeyde anlaşlmalıdır.

Türkiye modernleşmesi (diyelim ki 17. asırdan itibaren) hakikî hiçbir dirençle karşılaşmış mıdır? Bu süreçte bir karşı-modernlik söylemi toplumsal tabandan güç alarak geliş midir? (Halk desteği hep modernleştirici partilerden yana değil midir?) Üç tarz-ı siyasetin hangisi modern değildir? Bunlardan başka "tartışılan" bir tarz-ı siyaset geliştirilmesi neden mümkün olmamıştır?

(Esasen dil devrimi diye bir şey teknik olarak olamayacağı için) Harf inkılabı; Osmanlı'yı, İslâm coğrafyasını, cumhuriyet Türkiye'sini Avrupa'nın silahları ile silahlandırma, ilmini-tekniğini alma azmindeki bir toplumun doğal evrimi değil midir?

8 Eylül 2014 Pazartesi

İdris Küçükömer'in “Sivil Toplum”una Dair Not

“Sermaye kesimimiz çağdaş bir sivil toplum oluşturulmasını istemez.
Onlar için halkın yığınlardan oluşması çok daha yararlıdır.
Halkın yığınlaşması militanlık getirir; bu ise sivil aralıkları yok eder.”

Küçükömer, sosyal meseleleri de tıpkı felsefede, bilimde ve sanatta olduğu gibi “bilgi” temelinden tartışınca İslâm coğrafyası -ya da onun deyişiyle Asyagil toplumlar- ile Batı arasındaki farklılaşmayı bilgi tarzlarından anlama gereğine müracaat ediyor. Batılı olmak istenmekle Batılılaşılmaz: “Lojik tarihi kategorileri birbirine indirgeyemeyiz.” derken Düzenin Yabancılaşması'nda bunu anlatmak istediğini söyler. Bu sebeple İbn Rüşd'ün İslâmî düşünüşte tükenen ama Avrupa'da hayat bulan rasyonelliğini yineliyor sürekli: “Ortaçağ'ın içinden gelip onu aşarak Descartes'a ulaşacak çizginin temel taşı!” Geriye bakmadan önce Osmanlı için bu noktada Fetih'ten sonra düşünceyi durdurma hamlesi, aynı dönemde Avrupa'da Rönesans atılımının uyumluluğu: “15. yy'da felsefe yasaklandıysa bu politik yapı gereğidir.”

Asyagil toplumlar ile Batı toplumlarının ideolojik bazı farkları gözlemleniyor:
(İdeoloji: Toplumsal bir modelin (üretim ve dağıtım ilişkilerinin) bütünselliğinin korunması için işletilen aygıtların tümü.)

Avrupa'da Greklerden Roma'ya, Ortaçağ'dan demokrasiye uzanan süreçte aktif bir citizen olgusu var: Yunan demokrasinin yürütücüsü olan citizen, “toprak sahibi, eliyle çalışmayan, erkek” yurttaşlar. Bu unsur Avrupa için temel karakteristiklerden birisi, çünkü Roma senatosunda da feodal örgütlenmede de mülk sahibi citizen toplumsal yönelime etkin olarak müdahil olabiliyor ve politika yapma hak ve görevine sahip. (Küçükömer, “hürriyet=sorumluluk çağımız için demokratik kriterdir.” derken “özgür” insanın politik sorumluluğunu gösterir.) Yunan'dan itibaren demokrasi seçkinci bir karakterde ve politika mülkiyet ile uyumlu olma temelinde kuruluyor. Ancak burada sözü edilen mülkiyet ilişkisi, özel mülkiyetin liberal karakterinden biraz farklı: Üretimden ortaya çıkan artı-değer citizen'in birikimine dönüşmüyor, zaten burjuva sınıfının varlığı sömürü için bir sebep değil sonuç gibi duruyor.

7 Eylül 2014 Pazar

Andrei Rublyov ve Sanatın Dönüşümü



Ancak, doğru anlayışla özü kavrayabilirsin…



Sanatın belirlenmiş/öngörülmüş bir biçimi olamaz, insan kültürünün eriştiği her nokta yeni biçimler doğurmak veya açmak zorundadır. Sinema sanatı da tıpkı roman gibi modern dönemle inkişaf eden kültürün bir uzanımı ve açılımıdır. Ki roman sanatının ilk başından beri bireysel bir algıya yaslı olarak üretilme eğiliminden sinema sanatını azade görememekteyiz: Sinema, görsellik algısı üzerine yerleştirilmesiyle birlikte tıpkı resim ve yazı sanatlarında olduğu gibi metafizik anlayışa en uzak kesimlere, çokça kitle diye anılan çokluğa hitap etmesi refleksiyle daha modern bir karakter taşımaktadır. Resim sanatının cahil kesimleri eğitme işlevi taşıdığı tümdengelimci değer dünyası açısından sinema, bir adım daha ötede “görmediğine inanmayan” bir çağın doğal kültürüdür. Ancak bu durum sinemayı kendinden değersiz bir şey hâline getirmez, aksine sanatın her zaman taşıdığı değeri yeniden üretmek için bir imkâna dönüştürür: Sinemanın taşıdığı imkânların en büyüğü, sanatın özüne ilişkin tüm kavrayışlarını neredeyse yitirmiş bir dünyaya sanat hakkında yeniden düşünme yolları açabilmesidir ki tüm sanatsal biçimler, ortaya çıktıkları devirlerde bundan başka bir amaca hizmet etmemişlerdir. Nihayetinde sanatsal biçim, kavranılması zor ya da imkân dışı olan bir özün inebildiği en alt düzeyde vücuda gelmesinden ibarettir…




Modern sanatı geleneksel sanattan ayıran nokta için kabaca, arka planlarındaki dünya görüşü veya felsefeye bağlı olarak dayandıkları gerçeklik anlayışı ve bu gerçekliğin dile getiriliş yöntemidir denilebilir. Doğal olarak kutsal sanatı da ihtiva eden geleneksel sanat kavrayışı, aşkın bir hakikate dayanır ve bu hakikatin dile getirilmesinin yolu olarak sembole başvurur. Modern sanat ise modern felsefenin doğruları ile biçimlenmiştir ve geleneksel olanın tersine soyutu somuttan türetir, buna uygun olarak imgeyi de maddenin nedenselliği ile inşâ eder. Bu kısa ifadeden modern sanatın ön kabullerinin pozitivizm ve determinizm olduğu pekâla anlaşılabilir. Bu iki farklı sanat kavrayışının belirgin bir biçimde ayrılmalarını sağlayan unsur, kullandıkları dil ya da yöntemleri diyebileceğimiz işâret sistemleridir. Algılama ve kavramayı “doğrudan” ve “dolaylı” şeklinde ikiye ayırdığımızda, hislerle duyulabilen şeylerin dışında anı, rüya, hayal gibi ya da atomun etrafında dönen elektron gibi izafî anlatımlar için insanoğlu muhayyileye (imgelem) başvurur. İnsana gerçeğe yakın bir tarzda sunulan bu dolaylı anlatımda kullanılan işâret de imge adıyla anılır.