8 Nisan 2015 Çarşamba

Sönmüş Bir Şenlik Ateşi İçin Harlama

I. 

Tarihin nicel atfını hak ettiği yere terk etsek bile Nietzsche’nin Sokrates erdemciliği üzerinden getirdiği eleştiri bir bakış açısı olarak kullanıldığında çizilebilecek taşlı-duvarlı hattın –kesit olarak değil geçişkenli- bir noktasından itibaren hakikatin -dile geliş yollarını kapsayan- belirlenimi hiç kuşku yok ki dekadandır. Ancak bu bakış sözü edilen belirlenimin taşıyıcılarını/işaretçilerini hiçbir surette itham etmez, aksine onlar belirlenimi ancak bu dile hapsolmuş olarak göstermek ya da “kurmak” zorunda kalmışlardır. (Arapça’dan, Aramice’den söz etmeye lüzum var mı?) Bu yönden asıl mazlum ve aranacaksa mağdur bizatihi onlardır, yani körlüğün çölünün tam ortasında zifiri karanlığa mahkûmiyetten başka bir şey olmadığını görebilenlerdir ki onlar da gerçeğin özgür doğasından ancak kuru ve yakıcı bir sam yeli marifetiyle bir özlem mesabesinde nefeslenebilmişlerdir.

Onları buna hapseden nedir? Yani nedir özgürlüğü dilin hücresinde yankılana yankılana boş bir gürültü yahut görünmeyen veya hiçbir yöne açılmayan kapıların iç sıkan gıcırtısı hâline getiren? Kitaplaştıran nedir mesela nefesi? Bu yozlaşma, katılaşma (buna tecessüm mânâsında yoğunlaşma da denilmiştir), bu sefalet, bu çürüme niyedir? Bu hâliyle, çürümenin etrafa saçılmasıyla, özü bir hardal tohumuna inerken o güzelim gerçekten kalan kabukları mide bulandırıcı, can sıkıcı bir zehre dönüştüren -ki endüstriyalizm ile insanın âlet olmasına bile gerek kalmamış olan yirminci yüzyıl boyunca ciddiye alınabilecek herhangi bir sözün potansiyelini de içerden kuşatan çatlaklardan bu zehrin sızmasıyla fark edebiliyoruz ve içebiliyoruz cesaretle- duyulan, duyumsanabilen, hükmeden yargılar, kararlar ve fermanlar nelerdir?

7 Nisan 2015 Salı

Kimlik ve Benlik


"Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm."

"Ben kimim?" sorusu hakkıyla cevaplanmak istendiğinde insan için ömür boyu bir meşgale çıkmış olacaktır. Çünkü bu soru felsefe ve hikmet arayışının başlangıcı olduğu gibi insan için, bilme ve yaşama uğraşının da rotasını çizen bir cevap içermektedir. Nihayetinde her insan bu soruya verdiği cevap doğrultusunda bir yön çizerek sürdürür hayatını. Fakat bu soruya yeterince eğilinmediğinde kişi için bir tanım yetecektir ki bu tanım da esasen kendisinin olmayacaktır: Kimlik. Burada iki düzeyden söz etmek mümkün: Kimlik ve benlik.

Kim-lik, sosyal bir süreçle örülür: Kişi, bilgisi niteliğinde ve ölçüsünde kendisini, kendisiyle ilişkili gördüğü her şeyle bir ağ içine yerleştirir ki bu ağa yüklediği anlam ona kim olduğu sorusunun cevabını veren kimliğidir. Aslında çok zaman bu kimliği oluşturan ağ, ona sadece bazı statüler sağlayarak roller üretmiştir sadece. Fakat birey, kendini bu statü ve roller aracılığıyla tanımlayarak günlük hayatını bir düzene sokar. "Ben kimim?" sorusuna verilecek cevaplar; Ali'yim, anneyim, kadınım, doktorum, Türk'üm, Müslüman'ım, Konya'lıyım vs. şeklinde uzar gider. Bunlar kişinin kendisinden hareket etmekten çok, toplum tarafından inşa edilmiş statülerin kabulü veya reddi ile oluşturulur. Bir anne çocuğa "sen benim çocuğumsun" demediği takdirde yani bunu inşa etmediği takdirde çocuk kendini "Ayşe'nin oğlu" diye bir kimlikte bulamaz. Aynı şekilde yetişkinlik-çocukluk, erkeklik-kadınlık vd. tanımlamalar toplum tarafından belirli bir kültür kapsamında inşa edilir ve toplumdan topluma değişkenlik göstererek şekillendirilir.