24 Temmuz 2016 Pazar

Merkez Fikri ve Şehir

"Şar dedikleri gönüldür
Ne âlimdür ne cahildür
Âşıklar kanı sebildür
Ol şarın kenâresinde."

Hacı Bayram-ı Velî

"İşlerin karargâhı kalptir. Bil ki işin dönüp dolaştığı yer kalptir."

İmam Rabbânî

Mekânsal olarak belirli bir coğrafyaya özgü olmaktan ziyade zamansal anlamda sınırlı tarihsel koşulların bir hasılası olarak modernlik tecrübesinin tezahür ediş sürecini iç içe geçmiş soyut ve somut iki temele oturtmak mümkündür: İlk olarak modernlik, dünyanın maddî varoluşunun ve ona yüklenen anlamın kapsamı açısından farklı bir bilme tarzının öznel yönüne işâret eder. Bu temelde modernite, özellikle kristalize olduğu Avrupa'da baskınlaşmaya başlayan akılcılık eğiliminin yön verdiği tarihsel bir kopuşu temsil eder. Sözkonusu kopuş Rönesans ile kültürel, reform ile dinsel bir karşılık bulduğu gibi bilimsel devrim ve genel olarak Descartes felsefesinin bir milat kabul edilme eğilimiyle ifade edilirse felsefî, epistemolojik ve metodolojik yönelimler itibariyle de dünyanın geleneksel kavranış modelinin terk edilmesi anlamına gelmektedir. İkinci olaraksa modernlik, ilkiyle ilgili biçimde insanların bir arada yaşama hâllerine ilişkin değerlerin yeni bir karaktere bürünmesidir. Sözü edilen karakter yönünden modernite, ekonomik anlamda yeni bir paradigmanın ağırlık kazanmasıyla ilgili olarak ortaya çıkan siyasal ve toplumsal bir kopuşa karşılık gelir. Böylece tezahür eden ve tarihsel kapitalizm olarak nitelenen yeni üretim biçimi ve üretim ilişkileriyle beraber endüstriyalizmin karakterize ettiği siyasal yapıda demokratikleşme ve uluslaşma eğilimi, toplumsal dünyayı her anlamda yeniden biçimlendirmiştir.

Modernite olgusunu, salt kültürel boyuta indirgeyerek onu bir sekülerleşme süreci olarak görmenin bir anlam taşımadığını açık eden bu ilişkisellik içerisinden dile getirilirse zikredilen her iki temelin de bir temerküz fikrini içeriyor oluşları dikkat çekecektir: Soyut anlamda merkezîleşme fikri, düşünen ve bilen özne olarak insanın varoluşun merkezine yerleştirilmesiyle, ekonomik anlamda sermayenin belirli noktalarda yığınlaşması arasındaki örtüşmeye gönderme yapar. Buna paralel olarak siyasî yapıların merkezîyetçiliği öncelemeleri yanı sıra uluslaşma, kentleşme ve en geniş anlamda yaşam tarzı olarak kültürün yöneldiği tektipleşme de modernitenin merkezîleşme eğilimiyle örtüşür. Bu örtüşmenin (beyaz) insan-merkezli felsefe (hümanizm), etno-merkezli bilim ve kültür (uygarlık söylemi) ile Avrupa-merkezli sermaye birikimi (kapitalizm) arasındaki yapısal ilişkiselliği, kolonyalizm ile sonrasındaki küreselleşme sürecinin altyapısını teşkil etmekte olduğu görülebilirdir.

7 Temmuz 2016 Perşembe

Utanmak

"Ve yaşayamıyorsam şayet, hiç değilse Tanrı’da ölmeyi isteyemez miyim? Ya da ikisini birleştirirsek: Ölmeden, onun içine gömülmek..."
E. M. Cioran, Gözyaşları ve Azizler

"Durkheim, Kafka'nın da diyebileceği gibi 'toplum, Tanrı'dır' derken, söylendiği kadar safdil değilmiş."
P. Bourdieu, Akademik Aklın Eleştirisi


Marx ve Freud'un geçmişin bilgeliğinden süzerek modern düşünceye kattıkları farkındalık, toplumların tanrı tasavvuruna ilişkin uyanışı temsil etme kabiliyetlerinin müşterekliğinde birleştirilebilir: Eylemlerimizin, duyumsamamızın, algımızın ve bilgimizin kökeninde özgür bir kişiliğin imzasını aramak, beyhude bir uğraş olacaktır; ancak bir mağaranın duvarlarında şekillenen gölgelerin tahrikiyle hareket eder "toplum-içinde-insan".

Elbette içinde aktıkları hikâyeleri ve baktıkları manzalar farklı olduğu için gömülü olunan gerçeklik mağarasındaki temsilleri de farklı betimlemişlerdir. Marx için mağara metaforu, gölgeleri gerçek sanmaya yol açan ideoloji gözlüğüyle, Freud içinse baba figürünün sembolik şiddetinin kristalize olduğu süper-ego ile ilişkiliydi. Her halükârda sıradan insanın kendini içinde bulup, hâlleriyle hâllendiği bu dünya'yı var eden tanrı, gerçekliği ancak karşılığı alınacak bir "doğru" ile ilişkili olan tehdidin de sahibiydi: İnsanın içine gömülü olarak geldiği bu dünya'nın bilgisi, ceza ve mükafatlar göstererek onu yapması gerekene yönlendirirken özgürlükten söz etmekten daha boş bir meşgale olabilir miydi? Bu yüzden ceza ve mükafatlar arasında kendini ancak tanımlayabilen modern insanın çarmıhı, özgürlük'ten başka bir şey olmadı...

Nietzsche'nin oynamaktan hiç vazgeçemediği özgürlük talipleri olan feministlerden, sosyalistlerden ve anarşistlerden söz ederken gösterdiği sürü asabiyetinin mümeyyiz vasfı olan köle ahlâkı itibariyle Roma'nın âleti olarak Hıristiyan kültürüne bakışıyla Foucault'nun iktidardan özgürlük isteyen eşcinsellere bakışı, tam da sözü edilen ceza ve mükafatın orta yerinde çakışır: Gerçekten özgür olan bir ruh, kanlı elleriyle karşısına dikiliveren güce karşı ancak Habil'inki gibi bir kayıtsızlıkla cevap verebilir...

Hepsinden önce bizim için mağaranın ayrıntılı bir planını çizen Platon, bilge kişinin dünya telaşına karşı kayıtsızlığının koşullarından da söz eder: Bilge kişi, insanlara nasıl yaşanması gerektiğinden söz ettiği zaman, onların kendi eylemlerinin motive edicisi olan değerler dünyasını oluşturan ceza ve mükafat çarmıhının kibriyle aşağılanacak ve hâline gülünecektir. Golgotha'da gerildiği çarmıhın verdiği acıya rağmen hâlâ uyanamamış hırsızın yaptığı gibi, hangi devirde gelirse gelsin bu dünya'dan değil de Göklerin Krallığı'ndan söz eden İsa'lara bakıp "Bırak bu saçmalıkları" diyeceklerdir. Bilge kişiye düşen bu dünya'yı bırakmaktır.

3 Temmuz 2016 Pazar

Mimarînin Modern Seyri: Evsiz Zihnin Mekân Tasarımı

"Oturma yeri eksikliği ne denli ağır ve güç olursa olsun, köstek ve tehdit olarak ne denli ciddi olursa olsun, gerçek oturma yeri sorunu ev eksikliğinden gelmez. (...) Gerçek oturma yeri sorunu şurada yatar: Ölümlüler her zaman oturma yerinin varlığını aramış, oysa her şeyden önce oturmayı öğrenmeleri gerek.

M. Heidegger

Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı'nda sanatı merkeze alarak dünyanın yeni kompozisyonunu çizmeye çalışır: Avrupa'da on dokuzuncu yüzyılda, endüstrileşmeye bağlı olarak yoğunlaşan kentleşme eğilimi, bir taraftan şehirlerin klasik yapısını bozarken bir taraftan da bohemin, dandynin, flâneurün görünürleşmesine yol açmıştır. Sermaye ve emek dolaşımının serbestlik kazanmasına bağlı olarak ortaçağların ölçülülük, sınırlılık ve ahenkle örülü kent mantığının terk edilmesinin doğal bir sonucudur bu: Feodalizmin zincirlerini koparan hizmetkârlar, köylüler, terhis edilmiş askerler -devrin diliyle bir kitle olarak “serseriler”, kentlere ve kent çevrelerine yığılmaya başlamışlardı. Fakat bu başıboşluk hâlinin bir sonucu Baudelaire açısından moderniteyle birlikte sanatın da özerkleşmesinin bir göstergesiydi: Kaotik yapısıyla modernleşmenin başkenti olan on dokuzuncu yüzyıl Paris'i, âdeta bütün olarak modern sanatın vücuda gelmiş hâliydi ve onda sanatçılar da hâmi ve işverenlerden kurtulup özerkleşerek eserleriyle birlikte kendilerini de “bir sanatçı portresi” biçiminde üretmeye başlamışlardı. Söz konusu durumun bir karşıtlık temelinde yükseldiği söylenebilir: Modernleşmenin olanca aklîleştirme yönelimine rağmen modern sanat, sanatçının kendi doğasında keşfetmeye çalıştığı romantik esinle açığa çıkıyordu. Rasyonel hayatın ayrıntılı şehir planlamacılığına karşın sanatçının hayâl gücüyle deneyimlediği sonsuzluk duygusunun içsel açılımı, onun kent hayatı içinde sıradışı ve marjinal bir kimlikle bütünleşmesinin de imkânı ve kaynağı olmuştu.

Bohemin, dandynin ya da flâneurün kendilerini birer sanat eseri olarak inşâ etmeleri, bir anlamda hem dünya hem de ev olarak sanatçının kendini kurması anlamına da gelecektir: Romantik sanatçı, modern hayatın hesapçı, plancı, akılcı kesinlikleri içinde değil, kendi içinde yaşayan özgür -ya da başıboş bir ruhu temsil eder. O, serfin toprağına bağlılığı gibi paletine, kalemine bağlıdır; ama toprağını kendisi üretmekte ve seçmektedir. Bununla birlikte Baudelaire'in flâneur için kullandığı evsizlik ifadesi bir yönden modernliğin herkes için ortaya çıkardığı bir sonucun da öngörüsü gibidir. Şöyle der: "Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak." Kalabalıklar içerisinde var olabilen flâneur, geçici olanla sonsuz arasını mesken tutarken modern insanın kaçma hayâlleri kurduğu ama onsuz da olamadığı kentle ilişkisinin bir temsilini de aksettirir: Sokaklarda, vitrinlerde, meydanlarda akan hayatın merkezindedir insan; mahremiyet algısındaki dönüşümle beraber düşünüldüğünde zamanla evlerin de sokakların ve meydanların bir uzanımı hâlini aldığı gerçeği görülür. Yani ev, kontrolü elde tutulmak istenen bir kamusal alana dönüşmektedir; tıpkı orta sınıf banliyölerinin bahçesi gibi.