30 Ağustos 2016 Salı

Modernlik ve Politik Romantizm

Romantizmde bizi ilgilendiren, hâlen daha onun başlattığı çağa ait olmamız ve (tekrarın önlenemez farkıyla) bizi tanımlayan bu aidiyetin açıkça zamanımızın inkâr etmeyi sürdürdüğü şey olmasıdır.

P. Lacoue-Labarthe, Jean-Luc Nancy; Edebî Mutlak

Modernite kavramının, bugün dünyayı anlamakta kullandığımız anahtarlardan birisi olmasının anlamı, içinde yaşadığımız toplumsal hayatı biçimlendirmedeki etkinliğinden ileri gelir. Hatta toplumsal dünya üzerine yaptığımız değerlendirmeler açısından en başat durumu ifade eder. Bunun temelinde bilincimizin, dünyayı anlama ya da anlamlandırma aygıtı olarak başvurduğumuz bilginin modern karakterine boyanmış olması yatmaktadır. Fakat bu durumun bizi edilgin mi kıldığı yoksa bir yönelimin ya da tercihin neticesi mi olduğu tartışmalıdır. Modernlik, gökyüzünden üzerimize yağan bir yağmur gibi olmadığı için, endüstriyel toplumsallık ve diğerleri arasında bir fark olmaksızın modernliğin topluluklarca yeniden üretildiğini de dikkate almak gerekmektedir. Düalist bakış açısının çatışma odaklı okumasında zıtların mutlaklaştırılması eğilimi, her kutbun soyutlanmış bir gerçeklikle tanımlanmasıyla sonuçlanır. Böylece, rasyonalizm eleştirisine içkin faydacılık ya da her ikisiyle de ilişkili olarak ve toplumsal kimlik üzerinden meşrulaştırılan öznellik fikri, dışarıdan zihinlere sokulmuş motivasyon kaynakları olarak görülür. İnşâ edilmiş modern Avrupa’lı benlik’in karşısına koyulmak istenen özgün benlik (Doğululuk gibi), öznelliğin bir yönelimi olan faydacılık ilkesiyle hareket etme ve rasyonelleşme eğiliminin bir sonucu olarak görülmez. Bu örneğe bakılarak şu soru da sorulabilir: Öznelleşme ve rasyonelleşmenin doğal olarak ilişki içinde olduğu sekülerleşme süreci ile özgün benlik arasındaki bağıntı tek taraflı ve bir dayatmanın sonucu olarak mı vardır?

Moderniteyle kurduğumuz ilişki, genel olarak bilincimizin dünyayla kurduğu ilişkinin bir örneğidir: Bitmeyen bir etki-tepki münasebeti vardır ki zaten mevcudatın değişiminin ve çeşitliliğin altında da bu durum yatmaktadır. Özet olarak söylenirse, bir nesnenin ya da olayın her bilinçte farklı bir yankısının olması gibi modernliğin her aşaması ve her coğrafyadaki yansıması da farklı olmuştur. Bu açıdan bakılarak en başından beri, birdenbire ortaya çıkmış bir modernlikten değil, birçok modernlik olduğundan da söz edenler olmuştur.

18 Ağustos 2016 Perşembe

Gönüllü Yoksulluk Üzerine Söylev


Sıska eşeğinin sırtında Kudüs’e geldiğinde onu şehrin girişinde çiçeklerle karşıladılar, üç gün sonra kafasına dikenlerle örülü bir taç giydirip çarmıha gerilmesi için Roma valisine çıkardılar…

Ne mutlu ruhta fakir olanlara” dediği için şüpheleri üzerine çekmişti Mesih: Uzun bir süredir Roma’nın hükmü altında yaşayan Yahudiler artık özgür olmak istiyorlardı; ihtiyarları bir mesih efsanesi uydurmuşlar ve halkın kurtuluşunu müjdelemişlerdi. Fakir bir kadının oğlu olarak İsa çıkıp geldiğinde bu yüzden onu çiçeklerle ve coşkuyla karşıladılar ama o, “Beklediğiniz ben değilim” dedi. Çünkü din-ulus bütünleşmesinin bir örneği olan Yahudi ortodoksisinin, Ferisîlerin beklentileri onları Roma’nın esaretinden kurtaracak yeni bir Musa içindi. Oysa İsa, “Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor ve isyandan vazgeçmelerini öğütlüyordu. Roma’ya başkaldırının yerine bir ahlâk ayaklanması öğütleyen İsa’nın “Ne mutlu ruhta fakir olanlara” sözü ve yani onları beklentilerinden, umutlarından, hayâllerinden ve nefsin arzularından uzaklaşmaya daveti, kürsü sahiplerinin kafalarında kurguladıkları Mesih’in yapacaklarına uygun olmadığı için onu reddetmelerine sebep oldu.

Ruhta fakir olmak, mânevîyatın eksikliğini değil, fakat benliğin bitimsiz taleplerini kurutmayı ve tevazuu işâret eder. Bu yüzden ruhta fakir olanlar semavatın melekûtuna varistirler; maddî varlığın koyuluğunda duyulmayan sonsuz bilincin titreşimlerine açık ve duyarlıdırlar.

Thoreau, Walden’da gönüllü yoksulluk diye andığı bakış açısının dünyaya tarafsız ve bilgece bakmanın biricik yolu olduğunu yazar. Bir tarafa yandaşlık ihtiyacı duymaz gönüllü yoksul, çünkü birileriyle beraber yürüyeceği ortak dünyevî amaçları, erişilesi hedefleri yoktur. Bu, onun bilgeliğinin de sırrıdır: Olaylar, insanlar ve şeyler belirli bir amaçsallık içinde faydalılıkları nazarından dikkate alınmadığı zaman hikmetleriyle, yani ortaya çıkış nedenleri ne ise onunla apaçık görünecektir bilgeye. Bir şeylere kendi merkezî konumundan bir anlam yükleme ihtiyacı içinde olmadığı için herhangi bir şeyi anlamaya çalışmak da gereksiz olacak ve böylece beklentilerden uzaklaşmakla hayâl kırıklıklarından ve bozgunlardan da uzaklaşarak özgürce günü o gün olarak yaşayabilecektir.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Şerif Mardin İçin Not: İdeoloji, Din ve İslâm


İdeoloji

Şerif Mardin’in ideoloji çalışması Türkiye için özgün nitelikler içerir: İlk olarak bilgi sosyolojisi kapsamında ideoloji olgusunun bir nebze anlaşılır olmasına katkı sağlar ve kitlesellik çağına mahsus gördüğü ideolojinin Türkiye’deki dinî söylemle etkileşimini/bütüncül ilişkisini gösterir. –Bu yönden Mardin; Ülgener ve Küçükömer ile beraber İslâmcı ethosun kaynakları hakkında fikir vericidir.

İdeoloji, geniş kapsamlı bilişsel ve inançsal sistemleri kasteder Shils’e göre. İnsanın varoluşunu kavramak için bir modeldir. Ona benzer olarak mitoloji, din ve bilim de aynı işlevlere sahiptir. Ancak mitoloji ve dinin modern olmayan karakterleri ya da kitleselliğin açığa çıktığı tarihsel durumdan uzaklıkları ideoloji ile özdeşleşmelerine engeldir. Bilimse formel işlemlerle kurulu bir yöntem içermesi nedeniyle ideolojiden ayrışır: Bilimsel tespit bir mutlakıyet içermese de tespiti ortaya koyma yönteminin mantığında bir tutarlılık aranır ve bu tutarlık için gözleme imkân tanıyacak bir doğrulama ve yanlışlama olanağına ihtiyaç vardır. –Din ile ideoloji arasındaki ayrışma her zaman çok açık değildir. Ama aynı durum bilim ile ideoloji arasındaki ayrışmada da geçerlidir: Tıpkı dinî içeriği taşıyan bir mesajın ideolojik kodlar içermesi gibi bilimsel bir değerlendirmenin de içermesi daima mümkündür. Modernliği milat aldığımızda, dünyayı anlama modelleri olarak din ile bilimin ideolojik nitelikleri belki temel bir farklılık üzerinden ayrıştırılabilir: Dinin tümdengelimsel akılla ilişkisine rağmen bilim ile tekniğin (Habermas) tümevarımcı gerçekliği ve toplumsal yapıya aşağıdan biçim verme nitelikleri, modern insanın kavrayışının ipucunu içerir.

Bu yaklaşıma benzer olarak Mardin, bir kavrama modeli olarak ideolojinin belirli bir yoğunluk (Shils) gereksinimine vurgu yaparak modern oluşlarını kitlelere yön verme değeri üzerinden ele alır ki bu Aydınlanmacı değerlerin –hümanist niteliğiyle boyanmış- bireysel aklın “düzenleyici” ilke olmasıyla alâkalıdır. -Bireysel aklı sıfırlayan kitle kavramının ilkesinin bireysel akıl oluşu çelişkisi, modernitenin aşılamaz açmazlarından birisidir: Öznelliğin kişisel belirlenimi yok etmesi ya da öznenin özne-dışındaki ile ilişki temelinde inşâ edilmesi…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Amerikan Rüyası ya da Üç Tarz-ı Siyasetin Leitmotifi


Christopher Columbus’un gemileri Bahamalar’a yaklaştığı zaman o yöne bakan yerlilerin onları sahile yanaşana kadar hiç göremedikleri rivayet edilir. Adaların ötesine geçecek bir teknik gelişime sahip olmayan yerlilerin dünyası, herkesinki gibi zihinlerindeki dünya ile sınırlıdır. Tabiatla barış ve uyum içinde yaşama taleplerine uygun olarak zihin kategorilerinde düşmana yer olmayan yerliler için yabancı kavramına da yer yoktur; karşılarına çıkan her şey kendilerinden ve kendileriyle beraberdir. Bu sebeple bir bilinçdışı olarak tarihin içinden fırlayıp gelmiş Beyaz Adam’ı fark ettiklerinde de dostça davranmışlardı. Yaşam dünyalarındaki değer diziliminde tokalaşmanın, sarılmanın yanında pek az bir kıymet taşıyan maddî güzellikleri onlarla koşulsuzca paylaşmışlardı.

Beyaz Adam’ı “Yeni Dünya”ya getirense ihtirastan başka bir şey değildi: İstanbul’un Müslümanlarca alınmış olması ve yerlilerin onları görememesinin aksine, yabancıların kendi dünyalarında göz göre göre yayılıp güçlenmelerinden rahatsızlıkları nedeniyle bir cevap verilmesi gerekiyordu. Bilimsel, teknik ve askerî gelişmeler için tarihin hep diri tuttuğu Akdeniz havzasındaki Müslüman unsurların hâkimiyeti nedeniyle Avrupalılar kıt’aya sıkışıp kalmışlardı. Ticaretin denetiminin olmaması Avrupa’yı bir pazar olmakla sınırlamış ve barbar kavimlerin hareketliliği nedeniyle (Batı) Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri durağanlaşan tarımsal üretim oldukça zayıflamıştı. Haçlı Seferleri’nin altında da yatan bu durum, Akdeniz’e ve İstanbul’a set çekildiği için ancak yeni ticaret yolları bulunarak aşılabileceği umudunu ülküleştirmişti. Bu ülkü, Beyaz Adam’ın ihtirasının nesnesinden ibaretti.

Avrupa’nın sıkışıp kalmışlıktan kurtulma umuduyla aldığı tedbirler ve geliştirdiği reçeteler, tarihsel anlamda bir arayış olarak bazı zorunlu sonuçları gerçeklemiştir: Arayışın çerçevesi, bir kültürün, bir yaşam tarzının yok olma korkusu tarafından çizildiği için merkezinde var olma iradesi ve bu iradenin imkânı olarak güç istenci yer tutmuştur. Daha evvel Perslerin Yunanistan’a kadar uzandığı dönem nasıl ki (antik) Yunan tecrübesindeki bilimsel, felsefî ve siyasal yeniliklerin ortaya çıkışını teşvik etmişse Ortaçağlar diye anılan dönemdeki sıkışmışlık buhranı da başka yeniliklere imkân tanımıştır. Modernite sözcüğünün kastettiği yenilik de zaten budur. Arayışın maddî boyutunda Avrupalıların Yeni Dünya’yı ve ondaki sınırsız imkânları keşfetmelerinin altında yatan tekniğin Avrupa’da geliştirilmiş olmadığı gerçeği bu sebeple önemlidir.