18 Nisan 2017 Salı

Gürültü ve Gureba

"Ve eğer bir gün namusluluğumuz bıkkınlık verecekse ve iç geçirip teslim alacaksa, çok zor bulacaksa bizi; daha iyi, daha kolay, daha müşfik şeyler isteyecekse -tıpkı kabul edilen kötülük gibi: Koruyalım sertliğimizi, biz son stoacılar!

F. Nietzsche, “İyinin ve Kötünün Ötesinde”

İyilikten, iyi olmaktan, doğruluktan ya da –madem yalanın bini bir para- kötü bulunan ne varsa çürümüş nefslerin ağzından tüten, hepsini silip süpüren hayrlardan ve en yüce hasenetten bahsetse bile işitilen her ses, kulağın bulunduğu yerdeki –bugünlerde toplum dedikleri- tekinsiz boşlukta Söz’ün yankılanmasından ibarettir. Yankıdır duyulanların hepsi, çünkü sesin aslı Söz’dür ve o biriciktir –tekrarı olmaz, kaydedilemez, nakledilemez; okunamaz, hissedilemez, işitilemezdir; onu ciltleyip, dondurup muhafaza edebileceklerini zannedenlerin gürültüsüdür ondan arta kalan –Söz diye bahsedilen.

İstisnasız her ifade, dil denilen rahme bitişik bir süzgeçten geçip erişir kulağa: Söz kaosun ötesinden gelir ve kozmosa dönüşür dil ile –dil onu farklı sûretlerde doğurur. İnsan denilen, seslerden mürekkep bir vehim artığıdır bu yüzden; boşluğunu kabul etmeyip yankılanan gürültüyü kişilik sayar. Kendini bu gürültünün sürekliliğine adayarak Söz’ün arı duru hâlini yitirdiği için Söz ile iletilenin, dilindeki süzgeçten geçip başkalaştığını kavrayamaz.

Bu tekinsiz gürültü kirliliğinde Söz’den artan yorum kırıntılarını değil de onun kendisini sahiden merak edenlerin –o, semânın yedi katı ile arzın da bir o kadarı arasından akan hükmün buz gibi tenine dokunup her türlü ateşten berî olmak isteyenlerin, kalabalığın değer dediği gürültülerden arınmak istemeleri bundandır –bundandır, Bilgi Ağacı’nda diğerleri arasında daldan dala atlamaktan vazgeçmeleri…

Onlar artık ağaçtan toprağa inmiş –ki bu yüzden gurbettedirler- ve iki ayakları üzerinde arzda dikleşmişlerdir. Yani bu yatay dünya için oldukça gariptirler. Gariptirler, kuru bir rüzgârın insafına kalmış kabuklarını hariçte tutup hiçbir “biz”in içinde kendisi olarak yer almama neşelerinden dolayı. Mesela şöyledir gariplikleri: arzda yürürken damarlarındaki kana karışan toprağı aşkla hissederler, titrerler; ona karışıp onda yok olmaya her daim hazırdırlar, ölüme yakındırlar ama Bilgi Ağacı’nın dalları arasında gezinen akrabalarına ve onların koşuşturmacalarına uzaktırlar –onca kaçmalarına rağmen hiçbirinin herhangi bir yöne doğru koştuğu görülmemiştir; hangi dal daha yeşildir, hangisinde meyve boldur, hangisiyle diğer dallar eğilir, kırılır… bilmezler; çünkü bilmek istemezler; toprakta biter rızıkları; bir tek şey isterler, Bilgi Ağacı’ndan -ancak çöllere dağılsın için- tohumları.

Garipler bu-dünya’dan bir yolcu gibi geçmek fikrindedirler. Dâvâlar ve kavgaların kan dökücü faillerinden hiçbir şey tevarüs etmemiş olmaklıklarıyla ne yerleşme, ne kök salma, ne sahip olma ne de hükmetme istekleri vardır. Bitimsiz gevezeliğin yapıtaşının bilgi denilen gürültü olduğunu fehmettiklerinden bilmemeyi severler. Garipler, fakirdirler de; altın hesabı değil; isteği, istemeyi sevmezler; fakirlikleri dışarıda değil, içeride görülür; görünmezler. Bu yüzden ağaçta daldan dala gezenler onların fakirliklerini göremezler; bilmezler, çünkü bilmek istemezler.

Gurebanın felsefî bir tarihi de vardır. Yalnızca stoacı erdemin soyutluğuyla değil, azınlıklara da kalabalıklar kadar yabancı olan müstesna varoluşlarıyla müşahhastırlar kuyudatta: Fârâbî, Platon’dan hareketle fasık kavimde fâziletle yaşamak isteyenlere “gureba” der mesela; aklında muhtemelen Sokrates’in Kent’e ve Kent surlarında bir tuğla olmak için yanıp tutuşanlara yönelttiği mütebessim efkârı vardır. Ama onun gibilerin göğünde bir yıldızdan fazlası olacağından, diğerlerinin bilmediklerini bildiği hâlde dağlara kaçmayanlar da vardır aklında -bu-dünya’nın bir köprü olduğunu görebildiği için, değil imar ya da tamir etmek, herhangi bir taşın üzerine bir taş dahi koymaktan imtina eden…

Gureba, gurbette olduğu için rahat edemeyendir. Dinmeyen bir rahatsızlık içinde debelenir. Yaralanır, kanar, kaşınır, acı çeker; tek coşkusu ıstırabıdır. Ama bilir bu rahatsızlık sayesinde huzur bulduğunu; eşyanın, düzenlerin, hesapların arasında, küllî bir boşluğun anlamsız ve cüz’î bir yankısı gibi birbirinin aynı olan insanların yollarından saptıkça sükûn bulur. Ayrı düşmek ferahlıktır daima. Ne kadar hüküm verilmişse o kadar inkâr içinde yaşar. Yabancıdır o ya da yabandan gelendir; barbardır o ya da uygar olmayandır…

Soluksuz kaçar yapılardan, müesseselerden.

Bir barbar, nasıl nefes alabilir duvarlarında tanrı suretlerinden müteşekkil tarihin aktığı, göğünden aşağı yalnızca şeytanın baktığı bir Kent’te –toprağa ve arı suya yer bırakılmamış, ateşi ve rüzgârı yasaklamış…

Yalnızca durmaksızın zehir kusan fabrikaların; her yeri muhterislerin aklındaki dört köşeye uydurmak için bir oraya bir buraya gidip gelen iş makinalarının; içinde etin ve budun konservelendiği, sağa sola sürekli telaşla akan arabaların; sirenlerin, ders zillerinin, daktiloların, hatiplerin, vaizlerin, öğreticilerin, koroların gürültüsü değildir onun kaçtığı… Bunların hepsi başka bir gürültünün yankısından müteşekkildir. Bunca beter gürültü, esasen zihinlerdekinin doğal bir yolla dışarı çıkmasından ibarettir –bir dalın sürgün vermesi gibi. İnsana kozmosu sunacak olan Söz’ün hâtırası yerine, dimağa doldurulmuş malumat yüzünden boşalan kaosun gürültüsüdür kentlerde çalkalanan.

Gurebanın yolu hep çöle çıkar bu sebepten. Onlar kendilerindeki yankıdan kaçarlar. Ellerinde tohumlarla sessizliğin tarlasını ararlar.

Değil mi ki sessizlik Söz’ün metafizik aslı ve onun ardındaki ilke? Değilse ne: Söz, sessizliğin zahiridir ve tenezzül edip insana inmiştir ama sonra geri çekilmiştir ve geriye yankısı ve yankısında çalkalanan bir gürültü kalmıştır: Kentleri ve kentlerin surlarını, insan denilen yankıyı; kanaati ve duygusuyla, onun uygar dünyasının her ayrıntısını biçimlendiren gürültü, bu sessizlikten kaçıştır. Sessizlikten, yani çöldeki o biricik kuyudan ya da yedi kat semada cennet denilen ahvalden kaçış…

"Arınan kurtulmuştur.


A’lâ,14.


Sahiden kurtulmuştur arınan, gürültüden ve gürültüyle mamur bu-dünya’dan…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder