8 Mayıs 2017 Pazartesi

Nocturnal Animals: Gece Okuru, Metin ve Mimesis

“…mutato nomine, de te fabula narratur.”

Horatius

Bir şeyi anlamlı kılan, o şeyin kendi özellikleri değildir hiçbir zaman ya da özellik, söylenildiği kadar özsel bir şey değildir. Anlam imal eden beşer denilenin de bir yankı olduğu için herhangi bir özelliği yoktur fezanın sonsuz titreşimi içinde –başlar ve biter nota kâğıdının bir yerinde: en düşük frekanslı gürültü patırtı en hayırlı olanıdır, sesi en az duyulanıdır doğruya en yakını. Anlamı var eden, bir şeye bir göz ile bakmaktır, onu görme tarzıdır: Çocuksu bir masumiyet ile aranana tanrısal inayet denilir mesela, şayet eldeki masumiyetin feneriyse ancak o vakit Tanrı bir İyi Olan diye anlamlanır. Erkekten korunabilen bir rahimden doğabildiği gibi İyi Olan’ın, erkeksi zayıflık da güvenlik kaygısıyla göğsünü yumruklayan bir erkeğe kendini satan primat dişiliğin gözünde ortaya çıkabilir -Nuh'un gemiye yüklediği gen diziliminden sarkan bir gece hayvanının korku dolu gözlerinden etrafa saçılan şiddettir çünkü içinde raks ettiği sürüyü de güce taptıran. Öyle ya, bakarak olur insan –Tanrı’ya ya da maymuna ve çıplak olduğu için gerçek, bakarak giydirilir anlam…

* * *

Bir metnin ne olduğu üzerine tefekkürle, bütünlüğün bir nesne olarak alındığında kişinin ondan kopacak olması gibi metin kavramının da daha en başından yazıdan ayrıştığı görülür: Yazı, metin üretme yollarından birisiyse de tek yol değildir. Okuma eğilimine sahip birisi için her şeyin bir metin olarak anlam kazanması mümkündür. Okumayı bilmek yeterli olduğunda en ucuz okuyucunun kitap okuyucusu olduğu da söylenebilecektir –boş ve gereksiz bir okuma biçimidir nihayet şayet ondan işâretler aracılığıyla bir aktarım, emip beslenme umuluyorsa. Okuma, insanın yüzündeki veya bedenindeki hareketleri okumaktan karanlığı anlamlı kılan yıldız yorumculuğuna, tabiatı gözlemleyerek mevsimleri tasnif etmekten bir mürekkep diye bilinen denizlerin koyuluklarına dalmaya kadar birçok biçime bürünebilir. Şu hâlde okumanın bu genişliği içerisinde söylenirse metin kavramının da her şeyi kuşatıcı bir nesnelliğe sahip oluşunu temin eden -bütünlükle kişi arasındaki- bağıntı da açıklık kazanır: Her şey okunabiliyorsa ve her şeyi okuyarak anlayabiliyorsa insan, her şey metin olarak var demektir.

Bir metni okuma eylemi rastgele bir şey değildir. Çünkü bir metni okumak insanın sadece kendinden başlayacağı bir belirlenim içinde olasıdır: Bir rüyayı görmenin anlamına ancak rüyayı görenin -ve yani rüyacı denilen musavvirin- tasavvur âleminden hareketle erişilebileceği gibi bir metni okumak da ancak okuyanın tasavvur âlemi ile belirlenmiştir. Aristoteles’in şeyleri Tanrı’nın tasavvurunun nesnelerinden ibaret belirlenimler olarak nitelemesi hatırlanırsa, okuyanın okuduğu metinde karşılaştığı nesnelerin de ona mahsus birer ilmî suret oldukları daha açık olacaktır: Şeylerin büyük planda Tanrı’nın (Büyük Rüyacı ya da el-Musavvir) tasavvurunda değer kazanmaları gibi aynı zamanda küçük planda da insanın tasavvurunda bir karşılıkları mevcuttur: İnsan, dünyasını bunlarla örerken onları büyük bir metnin parçaları olarak bir yerlere yerleştirir ve böylece her şey de ancak bir konum itibariyle değer ile yüklenir. Değerin bir değeri yoktur bu sebepten, anlamın bir anlamının olmaması gibi; el-Musavvir’in değerine özdeş olmadıkça bireysel bir pranga olarak kişiyi zincirlediği bir sistemle bütünleşik tutar en fazla –değerler, köleliğin ifadeleridir ama köleliğin de dereceleri vardır. Neticede okuyan, okuma eylemi ile gördüğü metni o şekilde okumuş olmakla kendini metne bağımlı kılmış olmaktadır.

Müşterek yanılsamalara iman ile ideolojik saflaşmalar/sıklaşmalar –bir arada olmanın yozlaştırıcı doksik iksiri, küme-merkezci/tarihe, coğrafyaya ve yerden bitme diğer değerlere bağımlı kimlik ikmali, din dedikleri gruba yönelik öztapınım temayülleri, çağcıl retorikler… bütün olarak Ortodoks ahlâkı; bir metni “o metin olarak” okumayı imkânsız kılar. Düşünce denilen, hiçbir zaman bireye ait olmayıp bir toplumsal konumda dışsallaşmış olanın parçası olduğu için böyledir bu. –Okumak ne kadar safsataysa bu iklimde, düşünmek de o kadar safsata işte. Bu yüzden sabit bir anlamda ısrar edilir, bir metnin ancak bir göze göre –kendinden yola çıkmış bir bakışa göre insanın önüne serilmişliği gerçeği böylece inkâr edilir. Çünkü metnin o biçimde okunması bir saflaşmanın sabitesine olanak sağlayarak yapı, kurum gibi orta ölçekli fani bütünlüklerin mutlaklaştırılmasına ve işte putlaştırılmasına, kutsallaştırılmasına imkân tanır. Bu yüzden değil mi ki muhafazakârlığın, bütün ideolojilerin kökünde yer alması; dünyaya yapışan, ona biçim vererek kurtuluşa inanan her kafanın örümcek ağlarıyla dolu bir mağaraya açılması?

Anlam denilenin de değer denilen gibi bir giydirme olması –sözün tam da uyduğu gibi anlamın, eşyanın giyim modasına karşılık gelmesi, dünyanın dönme hızına bağlı olarak esen rüzgârın aşkına kapıldıkça fırıl fırıl çevrilen bir akıl hapsinde mahkûm insan tarafından çıplak bir gerçeklik olarak hakikatin bilinemeyeceğini de gösterir. İnsan yaradılışı gereği hüsrandadır: Gördüğü, duyduğu, bildiği ne varsa –tıpkı okuduğu yazı gibi, tıpkı düşündüğü konu gibi ancak bir dil içerisinde mevcuttur; bakıldığı zaman görülen şey veya okunduğu zaman zikredilen şey, saf bir Varlık olarak değil, kendindeki dilsel bütünün bir karşılığı olarak, bir oluş olarak vardır. Yani öyle ki görülen şey o görülen değildir fakat onun bir metaforu olarak mümkündür: Zaten böyle olduğu için iletişim fırsat bulmaktadır bu hengâme arasında. Şayet şeyleri oldukları gibi görmek/anlamak mümkün olsaydı Tanrı dâhil kim çenesini yormak isterdi ki?

“Nocturnal Animals”ın merkezindeki edebî metin, çene yorma ihtiyacının bir tezahürü olarak okunduğunda –hesaplama, kontrast oluşturma, yabancılaştırma ve akış mecrasının yön tabelalarının teker teker ve özenle çakılması gibi uygar yaşam tasavvurunun da öğeleriyle kurulan gerçekliğe ilişkin yeni aklî kavrayışın bütüncül tasarımsal niteliğini bir iletişim formuna dönüştürerek verir anlatı: Bir tohum olarak işlenen karakter okumasında, erkekte bağışlanamaz bir suç sayılan zayıflık ve hassasiyet arasındaki dengenin ya da kadında çocuk doğurmaya dair güvenlik arayışında anneye dönüşmenin neticelerinin bir yazgıya dönüşümü –insanın kendini kendine sırt çevirerek sürüyü güdenler tarafından belirlenmiş bir nesnel değere karşılık pazarlaması ve yazgının metaforik anlatımıyla kurulu bir romanın, diyaloğun ve konuşma amaçlı buluşmanın yerini alması… İletişim formunun iletişimin yerini alması –mesajın mesaj ile umulanı yok edip göğe yerleştirilmesi; gecenin gebeliğinde öldürülen tohumlarla eğleşme –hayat denilen metni yorma, yoğurma, gün ışığının ışıtmasına körlük; görmek, dokunmak yerine karanlığın eğilip bükülmelerine bir göz ile bakıp anlamlar yüklemek… Bitmeyecek.

Bir ifade etme enstrümanı olan edebiyatın bir yapı ve kurum olarak kutsallaştırıldığı bugün bir değeri yoktur belki şunun, ama bir gözdür bir metni edebîleştiren –kendini metin olarak sunmanın Tanrı’dan ödünç alınmış yönetimidir görmek de: Mimesis ya da bütün erdemlerin temel saiki olan ona benzeme iradesi için ona bakma kudreti. Gece karanlığında, aklın bir söz olarak doğmadığı kaosta bildiği tek metinden, kendinden, kendini ve Tanrıyı aramanın bir biçimi: Gözden çıkan ışığı ve göze değen ne varsa hepsini bir bütünün, okumanın içine yerleştirme –giydirme işte: ağaçta görülen nitelikleri ince bir zar ile.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder