8 Haziran 2017 Perşembe

Yo(ğu)rum Olarak Dünya

"Şimdi hareket ettirilen her şey, hareket eden bir şeyin içinde veya hareket ettirilen bir şey tarafından değil, duran veya bekleyen bir şeyde ve durup bekleyen bir şey tarafından hareket ettirilir. Çünkü onunla hareket ettirilebilmesi imkânsızdır.

Hermes Trismegustus, “Asclepius’a Evrensel Vaaz”

Bir teşbih değerinin alımlanmasının ötesinde bir şeyler bildiğine inanmak, bir tür teskin çabasının neticesi olsa gerek. Aksi hâlde bu kesinlik gerçekten de Dostoyevsky’nin Yeraltı Adamı’nın düşündüğü gibi bir küstahlıktan başka nedir ki?

Kendine karşı dürüstlüğü arada bir fırtınaya tutulduğunda da olsa üzerine giyinen her yüreğin sezeceği gibi istisnasız her şeyin gelip geçiciliğini sahiden kabul edip şeyleri ait oldukları yere, ıssız bir değersizlik çölünün göbeğine terk edebilmeyi göze almak, kesinliklerle inşâ edilmiş rahatlığı alt üst edecek, çökertecektir nihayet. Ama bu yıkım olsaydı şayet -bugün nankörce uydurulmuş doğa canavarından ziyade- onda esas rolü yine insan kapacaktı muhtemelen. Belki sadece akış hâlindeki bir daimî oluştan başka bir şey olmadığını kabul etseydi insan –bütün o; Varlık, Cevher, Öz denilenin bir teşbihler silsilesi veya isimler deryası olduğunu fikretseydi, olduğundan daha fazla saldırganlaşıp önüne çıkan her şeyi yok etme iradesine bulanıp yeryüzüyle açılma olanağı bulan çokluğu düzleştirip kendine, kendi çölündeki boşluğa dönüştürecekti. Ki bir anlamda kendi iradeleri dışında olup karşılarına çıkan her şeye saldıran ve insanların çoğunluğunu oluşturan güç, arzu, tatmin biriktiricilerinin dünyadan anladıkları da bu boş ama düzen fikrine de imkân veren kesinlik değil midir: Tarih dışında kendine hiçbir kök bulamadığı bir varoluş tasavvuru ile sağa sola savurup ayırt ettiği şeyleri müphem bir gelecek adına toplama, birleme kaygısı… Bu kaygının yalnızca geleceğe yatırım yapan modern özneyle değil, atalarının uzaydan yeryüzüne indirildiğini tasavvur ederek ahireti de geometrik bir öte mekân olarak algılayan bir yobazla da ilgisi açık. Belki nihilizm ile kavramlaştırılabilecek bu tip, tam da görmek istemediği şeyin, onu varoluş sahasına iten tarih dışı köklerin bir mamulü olduğunu hiç düşünemediği için bir mutlakiyet evreninde yaşar: Her şey durmaksızın aktığı için sanki avlandığı derede balıklar boş yere akıp gidiyorlarmış gibi telaşla ağlarını gerip fırlatır ve heybesine sürekli yeni cepler ekleyerek olabildiğince genişletip mutlak olan ben adına tüm öfkesiyle “yaşam mücadelesi”ne, büyük dâvâlara girişir, ona sorulmadan başlatılmış nice savaşlara taraf olur -kâh gündelik yaşam kulvarında dirsek temasını yitirmekten korktuğu rakiplerine kâh kendi mutlakiyetinden başka bir şey ifade etmeyen İblis isimli bir cine karşı. Oysa her şey akarken insan da akar -o akarken ne mülk ne de sevap sonsuzca “biriken” hazinelerdir. Bu biriktirme gayretinin adıdır zaten dünya da –o, ancak akış olmadığında vardır; birisi durup bir bent inşâ ettiğinde, akışa bir yön biçtiğinde birikir şeyler ve kurumlar yapılanır, dünya da düzen fikrinin göletinde vücut bulur.

Her şeyin böyle tam da düzene sokulmuş bir biçimde var olmasının bir algı sınırlılığı meselesi olduğunu söylemek tuhaf olmayacaktır. Hatta dünyanın ecüş bücüş olup olmadığını test edebilecek bir imkân da yok insanın elinde. Sadece belirli bir dalga boyunun göstergeleriyle sınırlı birkaç duyu var zihninde. Normal dediği, doğru dediği, hakikat dediği ne varsa hepsini karakterize eden bir algı, bir duyum çerçevesi… Başka ne? Gördükleri görmediklerinden, duydukları duymadıklarından sonsuz derecede küçük...

Bu yüzden “gayb” denilen de yalnızca aynı şeyin algı dışında kalan vechiyken, içinde tanrıların dedikodu yaptıkları ya da İblis’in Tanrı’ya laf yetiştirdiği bir öte âlem biçimini alır. Oysa bir şeyin “bâtın”ı da tıpkı zahiri gibi meydandadır -ama görene ve “sırr” diye bahsedilen de bir gizem değil fakat insanın sayesinde kendini seyredebildiği bir boya sadece…

Bütün bu kelimeler –bu, gerçek hakkında bir fikir yürütmenin hâsılasından başka bir içerikleri olmayan, yüklemler, gizlilik ifadeleri, diğer bütün her şey gibi tam da zikredildikleri ânda gerçeğin üzerini örtüveren, dünyayı kaplayan isimler değil de nedirler? Akışın önüne gerilip bırakılmış bentler olarak tüm bu örtücüler; bir teşbihe –zihne doldurulmuş milyonlarca kurgusal öğenin belirli bir amaçla birbirlerine bağlanabilmeleri için gereken düğümlere- ait olarak Zaman’a tâbi iken sanki milyonlarca yıldır öylece duran, hiç değişmeyen bir hakikatin özü gibi sunulurlar. Oysa bir düştür hepsi –bunca birikmiş hakikat öbeklerinden süzülen tabirleriyle beraber birer rüya…

Oysa bir yorumdur dünya: Dünya, yoğurumdur bir -oysa.

En kesif, en katı maddeler bile -bir yerlerden değil, kendinden- gelip bir başka mekâna değil, bir hiç olan kendine tekrar dönmektelerken, bir su damlasının yansıyabileceği karmaşık bir form olan kafatasının içindeki heyûlada çalkalanan sayısız isim ve kelimenin yakıştırıldığı şeyler arasında yaşanır. İki nokta yan yana geldiğinde tespit edilen bir doğru, öylece, olduğu hâlindeki mükemmellikten farklı biçimde, hiç gerçekliğe gelmemiş uzay dışı çizgilerle kıyaslanır: Olması gerekeni resmeden –gerçekte yalnızca bir amaç etrafında örgütlenmiş kalıplar içeren değerlerle kurulu, bir ideal dünyanın kötü bir eskizine dönüşür her şey. –Bu yüzden nihilist denildi böylesi mutlak çizgilerin dayatıcılarına: Sadece zihin kodlarından, başını bu belâya henüz uzatmamış bebekler tarafından hiç duyulmamış sinyallerden mürekkep idealler uğruna gerçeğin gerçek olarak değerini hor görmek değil midir yapılan?

Her şey olur, her şey gelir ve gider durmaksızın. Kara toprak gibi mavi gök de şekilden şekle, renkten renge bürünür her ân. Sadece onlara bakan gözlerde vardır anlam. Sadece onlarla kurulan ilişkide yüklüdür değer sayılan. Arz ve semâ, dünya adıyla birleşir gören gözde; böylece her gölge bir göze göre şekil alır, sular bir mantığa göre akar, bir düşe göre biçimlenir bulutlar.

Bir yorumdur dünya: Dünya, bir yoğurumdur –duruldukça suları, gölgeleri ve hayâl bulutlarını…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder