2 Temmuz 2017 Pazar

Basubadelmevt: “Uyur idik Uyardılar”

Sen yok olunca, Hakk’ın bekâsı ile bâkî olursun ve fenanın bekâ ile aynı olduğunu görürsün. Sen küçük bir kimse iken, öldüğünde dört unsura karışır, bütün dünya olursun.

Niyazi Mısrî, “Vahdetname”


Kaygı dolu naçiz ruhu bakar berrak enginliğe
Görmek için, kuru rüzgârlar görünmez ordularıyla ortada olsa bile
İnsan bakar ağaca, nebata, balığa, kuşa ve mahlûkata böylece
Devşirir dağılmış parçalarını ölümsüz bedeninin
Sûret-i anâsırı içine, serpilen her şeyin"

William Blake “The Four Zoas”*

Prolog

Devrî tasavvur gereği ölüm bir başlangıç temsilidir. Ölüm ile muradın yumurtadan çıkması kast edilir; farklı yollarda terk-i dünyanın (yani, ben’in rüyalarının ve dahi dâvâlarının) farklı derecelerine karşılık gelen fenâ idrakini işâret eder: dünya yanar, yırtılır, tırtıl ölür, bir kelebek kanatlanır küller üstünde. Bu sebepten dolayı insan lafzı ile iki ayağı üstünde yürüyen makûl canlı değil, yokluk denizinde yeniden doğan imlenir –dünyayı artık güzel bulmayıp çöle çekilen mecnuna ya da kemalat için bir tohum olarak mef’ul-ü cana denir. Köyde, şehirde kalıp köyün, şehrin dâvâsı ile meşgul olan diğerleri milyonlarca sperm gibi menzile erişemeden heba olup gidecek bir yığın, sûret-i insandır bu nazarda. “Sövene dilsiz, dövene elsiz” oluşundan anlaşılır insanınsa cesedine sıkışıp kalmadığı; ölümsüz bir can olduğunun idrakiyle o “hayvan”dan ayrı bir istikamettedir –hayy-van; hayat bulmuş tendir, dirimi emaneten yüklenmiş demektir; insan ise canda sükûn bulmuş hayattan geçmiştir.

Bir paradoks: Ölüm ile o hâlde ölmeme gerçeği anlatılmakta, sözcükler işitende yeniden kurulmakta, ölümle ölümsüzlük temsil edilmektedir. Ölmeyerek ancak yaşanırsa yaşamak için de ölmek gerekmektedir: Kıymetlerin yıldızlarla takılı olduğu göğü yırtmak, “uçmağ”a varmak gerekir.

“Cümle erenler uçtu, dağlar, yazılar geçti

Aşk kazanına düştü, kaynayıbanı pişti

Bu dünyanın meseli benzer murdar gövdeye

İtler gövdeye düştü, Hakk dostu kodu geçti.”

* * *

Vücud-mevcut ayrımı da bir yerde hayâlidir mevcudu gören, Vücud’u göremeyenin: Bir nesnenin mevcudiyeti bir diğeri için sınır olacağından mevcudiyet vasfının eşyaya ait olamayacağı ve dahi bu sebepten mevcut olanın ötesinde ayrı bir varoluş, ayrı bir mevcudun bulunmadığı izahtan varestedir: taşradaki her nesne sonsuza sınır çizer –eğer ondan ayrı ise. Ancak bu bir bilme/görme meselesidir yalnızca: Vücud’u görmeyen, görülmeyeni ayrı saymıştır görülenden. Bu, sonsuzun olmadığından değil, fakat ona bakan sayısız göz olduğundan böyledir. Gelir ve gider Vücud, Zaman adıyla mevcuda, her ân. Ve Zaman’ın sonsuzluğu, sonsuzda biricik Zaman olmasından -onun sonsuz sayıda ânın toplamı olmasından değil; Vücud gibi birdir o da: el-ân.

O hâlde var da yok da aynı ânda: ayrı olan, var bilen ile yok bilen. Form da madde de iç içe: ayrı olan, onları ayrı bilen. Ölüm de yaşamla iç içe: ayrı olan, onlar değil, onları bilen. -Sonsuz olan yaşamı, iki farklı bilme biçimi ikisi de. Yaşam da ölüm de bâki; ölüm, formun maddeden kurtulması hâli –onu var eden dört unsur ile yeni bir formda belirmesi. Böylece her şeyin aslına rücu etmesi, mevzuları geçip salt bir form olarak kendini bilmesi. Bu yüzden, ölüm bir rüyadan uyanış diye tasvir edilmiş, mevcudun görülenden ibaret olmadığının idraki için bir geçit sayılmıştır: ölüm ile yok olmaya değil, zaten yoklukta olanın (fâninin) bekâsına işâret edilir; bin bir unsur önce dörde, sonra ikiye nihayetinde mutlak ve sonsuz olan bire kavuşur; milyonlarca spermin bir ile maksuda ermesi gibi.

Birbirlerine zıtlıklarıyla bilinebilen her “şey” gibi ölüm de yaşamın tohumunu içinde saklar öyleyse -gaybın şehadete dönmesi, bir uyanış, bir silkinme olarak: Sadece yaşayanlar ölebilir ve ölenler yaşayabilir ancak. Ölüm yaşarken ben’den kurutulanlar içindir ya da süreç olarak yaşam, ölüyken ben’e hapsolanlar (hayy-van) içindir: yaşam da ölüm de fânileredir. Epiküros’un dediği gibi ölüm varsa ben yoktur ve ben varsa da ölüm yoktur -gör ânı.

O sadece fiil ile faili “bilen için” birleyen ebedî diriliştir. Can ile cananın, görenle görülenin bir olması gibi fiil ile fail, yanmakla ateş, akmakla su da birdir -ki görülemeyen/sûrî gerçekte ne ateş yanar ne su akar ne kararır gider toprak ne de eser rüzgâr. Ama şu da görülebilen gerçekte: ateş yakar, su boğar, toprak yutar, savurur rüzgâr… Öyle ki cesedin çürümesi görülebilen bir şey olmasından; et çürür, form kalır ebedî –yoksa nedir yoku vara getiren ki vardan yoka götürsün her ne ise neyi?

Öyleyse mesele sadece “görmek”te, ölüm de rüyadan uyanıp/gaflet kozasından çıkıp kanatlanmasında canın murdar gövdeden özgürce, evvelinde görülemeyen gerçeği görmekte –saf ışığı renklere ayırıp arzı dünya yapan gözlerden arınıp sınır bilmeyen görüşle/uyur iken uyananların Kalp Gözü’yle.

İllüstrasyon:Willim Blake

* Şiirin orijinali:

Anxious its little soul looks out into the clear expanse

To see if hungry winds are abroad with their invisible army

So Man looks out in tree & herb & fish & bird & beast

Collecting up the scatterd portions of his immortal body

Into the Elemental forms of every thing that grows”.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder