“Ancak, doğru
anlayışla özü kavrayabilirsin…”
Sanatın
belirlenmiş/öngörülmüş bir biçimi olamaz, insan kültürünün
eriştiği her nokta yeni biçimler doğurmak veya açmak zorundadır.
Sinema sanatı da tıpkı roman gibi modern dönemle inkişaf eden
kültürün bir uzanımı ve açılımıdır. Ki roman sanatının
ilk başından beri bireysel bir algıya yaslı olarak üretilme
eğiliminden sinema sanatını azade görememekteyiz: Sinema,
görsellik algısı üzerine yerleştirilmesiyle birlikte tıpkı
resim ve yazı sanatlarında olduğu gibi metafizik anlayışa en
uzak kesimlere, çokça kitle diye anılan çokluğa hitap etmesi
refleksiyle daha modern bir karakter taşımaktadır. Resim sanatının
cahil kesimleri eğitme işlevi taşıdığı tümdengelimci değer
dünyası açısından sinema, bir adım daha ötede “görmediğine
inanmayan” bir çağın doğal kültürüdür. Ancak bu durum
sinemayı kendinden değersiz bir şey hâline getirmez, aksine
sanatın her zaman taşıdığı değeri yeniden üretmek için bir
imkâna dönüştürür: Sinemanın taşıdığı imkânların en
büyüğü, sanatın özüne ilişkin tüm kavrayışlarını
neredeyse yitirmiş bir dünyaya sanat hakkında yeniden düşünme
yolları açabilmesidir ki tüm sanatsal biçimler, ortaya çıktıkları
devirlerde bundan başka bir amaca hizmet etmemişlerdir. Nihayetinde
sanatsal biçim, kavranılması zor ya da imkân dışı olan bir
özün inebildiği en alt düzeyde vücuda gelmesinden ibarettir…
Modern sanatı geleneksel
sanattan ayıran nokta için kabaca, arka planlarındaki dünya
görüşü veya felsefeye bağlı olarak dayandıkları gerçeklik
anlayışı ve bu gerçekliğin dile getiriliş yöntemidir
denilebilir. Doğal olarak kutsal sanatı da ihtiva eden geleneksel
sanat kavrayışı, aşkın bir hakikate dayanır ve bu hakikatin
dile getirilmesinin yolu olarak sembole başvurur. Modern sanat ise
modern felsefenin doğruları ile biçimlenmiştir ve geleneksel
olanın tersine soyutu somuttan türetir, buna uygun olarak imgeyi de
maddenin nedenselliği ile inşâ eder. Bu kısa ifadeden modern
sanatın ön kabullerinin pozitivizm ve determinizm olduğu pekâla
anlaşılabilir. Bu iki farklı sanat kavrayışının belirgin bir
biçimde ayrılmalarını sağlayan unsur, kullandıkları dil ya da
yöntemleri diyebileceğimiz işâret sistemleridir. Algılama ve
kavramayı “doğrudan” ve “dolaylı” şeklinde ikiye
ayırdığımızda, hislerle duyulabilen şeylerin dışında anı,
rüya, hayal gibi ya da atomun etrafında dönen elektron gibi izafî
anlatımlar için insanoğlu muhayyileye (imgelem) başvurur. İnsana
gerçeğe yakın bir tarzda sunulan bu dolaylı anlatımda kullanılan
işâret de imge adıyla anılır.
