Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2016 Pazar

İnşâ ve İbdâ: Yapmak ve Olmak Gerilimi


-Tanpınar, Heidegger ve İbn Haldûn Hattı

Ön not:

Mekân ile bilinç arasında olan, metafizik itibariyle kayda değer bir ilişkidir: Beş Şehir'in Bursa kaydında Tanpınar'ın yapmak ve yaratmak arasında bir farka değinisi vardır ki insan ve mekân arasındaki ilişkiyi somutlaştırması yönünden hâl ve fiil üzerine bir düşüncenin resmini içerir. Tanzimat dönemi mimarîsinin yapmakla kaldığını ama yaratamadığını söyleyen Tanpınar şöyle yazar: "Cedlerimiz inşâ etmiyorlardı, ibdâ ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu."

Taşın insan elinde canlanması, bir ruh kazanması fikri, mekân dışarıda tutularak ifade edilirse eşya ile düzenleyici bir imgelemin temasını gerektirir. Bu, sanat ve zanaat arasında bir ayrıma gidilmemiş (geleneksel) bilgi tarzları açısından insanın fabulation/uydurma yeteneğinin içgörüden akla doğru bir odak değişimine karşılık gelir. -Bergson'un müracaat ettiği biçimde fabülasyon, düzenlilik fikrinin gereği olan uzlaşmaz zıtlıklar ile var olabilir, -aşağıdaki madde ve mânâ zıtlığı böyledir mesela.

Geleneksel sanatçı -ki bu zanaatkâr ile eş anlamlıdır, salt zihinsel bir fayda/haz olarak estetikle ilgilenmezse de ondaki güzellik fikri -bugünden bakılıp sadece anlama odaklıymış gibi kavranan aceleci hükümlere de uymaz: Güzellik her şeyden önce bir keşif olarak kaynağını bilinçten alan bir dilsel değer olsa da -dilin farklı bir anlamı olan bilincin eşya ile teması vasıtasıyla açığa çıkar. Bu da geleneksel sanatın neden aynı zamanda bir zanaat olarak maddî işlevsellik de yüklendiğinin izahını içerir ki o, maddî ve manevî arasında bir zıtlık varsaysa bile bunu dengelemeye dönük biçimde kuşatıcıdır; manevî olan maddî olanla bütündür, aralarındaki ayrım sadece dilsel bir ayrımdır. Bu sebeple Tanpınar'ın (yapma ve yaratma farkı için) sezgisi uygunsa da tespiti yanlıştır: Taşın insan elinde canlanması ibdâ değil inşânın kendisidir, belki inşânın giderek manevî olanın kavrandığı aklî düzlem ve maddî faydaya doğru kayan odağından söz etmesi gerekirdi. Fakat ibdâ arıyorsa akla ve bilince değil, doğanın kendisine, yaradılışın ritmine bakması gerekirdi ki manevî olan da akıldan soyutlanabilsin. Aslında Tanpınar'ın övdüğü ibdâ değil eski, geleneksel sanattaki dengedir, ancak bu dengenin akıl üzerinde kurulduğunu fark etmemiştir.

7 Eylül 2014 Pazar

Andrei Rublyov ve Sanatın Dönüşümü



“Ancak, doğru anlayışla özü kavrayabilirsin…”



Sanatın belirlenmiş/öngörülmüş bir biçimi olamaz, insan kültürünün eriştiği her nokta yeni biçimler doğurmak veya açmak zorundadır. Sinema sanatı da tıpkı roman gibi modern dönemle inkişaf eden kültürün bir uzanımı ve açılımıdır. Ki roman sanatının ilk başından beri bireysel bir algıya yaslı olarak üretilme eğiliminden sinema sanatını azade görememekteyiz: Sinema, görsellik algısı üzerine yerleştirilmesiyle birlikte tıpkı resim ve yazı sanatlarında olduğu gibi metafizik anlayışa en uzak kesimlere, çokça kitle diye anılan çokluğa hitap etmesi refleksiyle daha modern bir karakter taşımaktadır. Resim sanatının cahil kesimleri eğitme işlevi taşıdığı tümdengelimci değer dünyası açısından sinema, bir adım daha ötede “görmediğine inanmayan” bir çağın doğal kültürüdür. Ancak bu durum sinemayı kendinden değersiz bir şey hâline getirmez, aksine sanatın her zaman taşıdığı değeri yeniden üretmek için bir imkâna dönüştürür: Sinemanın taşıdığı imkânların en büyüğü, sanatın özüne ilişkin tüm kavrayışlarını neredeyse yitirmiş bir dünyaya sanat hakkında yeniden düşünme yolları açabilmesidir ki tüm sanatsal biçimler, ortaya çıktıkları devirlerde bundan başka bir amaca hizmet etmemişlerdir. Nihayetinde sanatsal biçim, kavranılması zor ya da imkân dışı olan bir özün inebildiği en alt düzeyde vücuda gelmesinden ibarettir…




Modern sanatı geleneksel sanattan ayıran nokta için kabaca, arka planlarındaki dünya görüşü veya felsefeye bağlı olarak dayandıkları gerçeklik anlayışı ve bu gerçekliğin dile getiriliş yöntemidir denilebilir. Doğal olarak kutsal sanatı da ihtiva eden geleneksel sanat kavrayışı, aşkın bir hakikate dayanır ve bu hakikatin dile getirilmesinin yolu olarak sembole başvurur. Modern sanat ise modern felsefenin doğruları ile biçimlenmiştir ve geleneksel olanın tersine soyutu somuttan türetir, buna uygun olarak imgeyi de maddenin nedenselliği ile inşâ eder. Bu kısa ifadeden modern sanatın ön kabullerinin pozitivizm ve determinizm olduğu pekâla anlaşılabilir. Bu iki farklı sanat kavrayışının belirgin bir biçimde ayrılmalarını sağlayan unsur, kullandıkları dil ya da yöntemleri diyebileceğimiz işâret sistemleridir. Algılama ve kavramayı “doğrudan” ve “dolaylı” şeklinde ikiye ayırdığımızda, hislerle duyulabilen şeylerin dışında anı, rüya, hayal gibi ya da atomun etrafında dönen elektron gibi izafî anlatımlar için insanoğlu muhayyileye (imgelem) başvurur. İnsana gerçeğe yakın bir tarzda sunulan bu dolaylı anlatımda kullanılan işâret de imge adıyla anılır.