"Bilincin
bir bütün, unsurlarının ise upuygun olmasına ilişkin düşünce,
özellikle Almanya’da üzerine muhteşem bir tutarlılıkla ve
sonuna kadar gidilmiş bir problematiği içermektedir. Burada,
gittikçe karmaşıklaşarak, dışımızda varolan ve sonsuz bir
çokluğa bölünen dünyanın yerini; uyumluluğu en azından
dünyayla ilgili şekillendirmelerin ilkelerine boyun eğmeyen ve
onları daha ziyade büyük çapta kendi içinden kendiliğindenlikle
oluşturan öznenin bütünlüğünce teminat altına alınmış bir
dünya deneyimi aldı."
K. Mannheim, İdeoloji
ve Ütopya
Julius Evola, Blavatsky'nin öğretisinin (teozofinin), Doğu ve
bilgelik motifleriyle Batı önyargılarının garip bir karışımı
olduğunu vurgulayarak sapmanın temeline "ben bilinci"ni
yerleştirir. -Yazarın burada kullandığı Doğu ve Batı ayrımının
mekânsal olmaktan ziyade zamansal (modernliğe dair) olduğu
hatırlatılarak günümüzde küreselleşmiş hâlde bulunan bu
karışımın doğal neticesi olan sembolü aklîleştirmenin "ben
bilinci"ni çarpıtması da daha açık hâle gelmiştir
denilebilir. Özellikle Avrupa'da ortaya çıkan evrimci düşüncenin
logosa uygulanmasının neticesinde beliren ilerlemeciliğin zorunlu
ayrımı olan vahşi-uygar ikiliğinin söylem çatısını oluşturan
uygarlık fikrine bir cevap üretme kaygısındaki -teozofik
düşüncenin bir modeli olarak İslâmcı ideologların icat
ettikleri medeniyet söyleminin de anahtar kavramlarından olan "ben
bilinci", içselleştirilmiş (self) oryantalizmin ifade
kalıplarına sığınılarak türetilen bir karşı-etnomerkezciliğin
(ve oksidentalizmin) de fikrî temelini oluşturmaktadır.

Örneğin bu konuda hemen akla gelebilecek olan Davutoğlu'nun
medeniyetler arası ilişki temelli olarak ileri sürdüğü kimlik
ve ben idraki arasındaki ayrım, ifade düzeyinde gerçek bir
farklılaşmayla görünürleşirken söylemsel düzeyde tam da
yukarıda gösterilmek istenen içselleştirmenin sıradan bir
karşılığı olarak neşet eder: Davutoğlu kimliği, ötekinin
varlığını da gerektiren ilişki-bağımlı bir bilinç düzeyine
atfen kullanırken ben idrakinin bu ilişkiden bağımsız bir
bireysellik olduğunu; yine kimliğin bir otoritenin gölgesine olan
muhtaçlığına rağmen ben idrakinin otoriteye ihtiyaç duymadan
varolabildiğini yazar. Buna göre ben idraki özneyi esas alan ya da
ondan hareket eden bir öztanımlama biçimidir. -Yazar bu kavramları
tam olarak tanımlamadığı için anlamları literatür içindeki
karşılıklara bağımlı olarak okumak zorunluluğu vardır. Yine
de özneden kastın, tüm kartezyen bölünmüşlüklerin modern
kurucu öğesi olmadığı şeklindeki bir negatif okumayla, bununla
yazarın konumu itibariyle klasik İslâm felsefesi kapsamındaki
nefse gönderme yaptığı değerlendirilecek bile olsa sözkonusu
nefsin olumsallığı -vacib değil de mümkün oluşu, kimlik
olgusundan kolayca kaçınabilmeye olanak sağlamayacaktır. Elbette
nefs kavramı, İslâm felsefesi açısından arızî olarak
nitelenebileceği gibi cevherî bir yöne de sahiptir. Ancak nefs
kavramının cevherî vasıfla kullanımı zorunlu olarak "tek
nefs" (nefs-i vahide) tamlamasına karşılık gelmek
durumundadır. Ki bu tek nefs, Hakk'ın kendi nefsi olarak
Mutlak-Bilen-Özne olmak itibariyle insana ya da topluluklara
atfedilebilecek bir varoluş değildir. Ki sözkonusu cevherî nefsin
-medeniyet kavramının tarihî zorunlulukları üzerinden iddia
edilen bir gelenekle ilişkiselliği aracılığıyla dile getirilirse, en
azından İslâm felsefesinde olduğu hâliyle kabul edilen
Aristoteles'in kategorileri dikkate alınarak arızî niteliklerle
tanımlanamayacağı takdir edilecektir. -Guénon'un (Vedanta'ya Göre İnsan ve Halleri'nde) başka bir bağlamda Külli ve cüz'î kavramlarının onların kategorileri olmadığına ilişkin vurgusu da hatırlatılarak Küllî olanın -ya da burada Cevherî olanın müteal ile ilişkili olduğu dikkate alındığında, geriye arızî
vasıftaki nefs kalmaktadır ki Davutoğlu'nun tam da buna gönderme
yaptığını anlamak zor değildir: Yugoslav adı altındaki farklı
etnik grupların zamanla ayrışarak bağımsızlaştıklarından söz
ederken yazar; Hırvat-Sloven ya da Boşnak-Arnavut gibi unsurların
ortak medeniyet aidiyetleri itibariyle (Ziya Gökalp pozitivizminin
bir türevi olarak) yaklaşık ben idraklerine sahip olduklarını
ileri sürer. Gerçek muharrik güç diye tanımlanan ben idraki açık
bir şekilde tarihsel öznelliklerden başka bir şey değildir.
Burada arızî nefs olarak görmekte hiçbir sakıncanın bulunmadığı
tarihsel-öznel benlik kavrayışı olarak ben idrakinin sosyal psikoloji
kapsamında ilişki-bağımlı bir tanımlama olmadığını
söylemek, söylemsel düzeyde hiçbir şeye karşılık gelmez.
Çünkü böylece ortaya konulan ben idrakinin bütün motiveleri,
basit bir şekilde Müslüman kimliğinin tarihsel ve coğrafî
olarak kurulmuş olduğu merkezîyetçi kavrayıştan türemektedir.
Bir inanç durumunun kimlik meselesi hâline indirgenmişliği
sorunu, salt İslâmcı irrasyonaliteye örneklik açısından değil,
metafizik düzlemde -yazarın vurguladığını iddia ettiği aksiyon
fikrini (davranış normlarını), varlık bilinci ve bilgi temeliyle
örmede bütünüyle profan bir merkezi esas alma açısından da
oldukça ilginçtir. Velhasıl, inkâr edilen kimlikle olumlanan ben
idraki, arızî nefse tâbiyet ve yani kartezyen ikiliğe müracaat
(cogitasyon) ile kurulmuş olmak bakımından bir ve aynı şey
iken merkezi bir cevher olarak değil, inşâ edilmiş bir değer
üzerinden konumlandırmanın da dayanağıdır.