19 Mayıs 2017 Cuma

Kendini Bilen Tin: Hegel ve “Tarihte Akıl” İçin Bir Not

"Yalnızca bir ideal olarak kalmayan bu tanrısal ide’nin salt ışığı altında, dünyanın gidişinin çılgın bir şey olduğu yanılsaması ortadan kalkar. Felsefe tanrısal ide’nin içeriğini, gerçekliğini tanımak ve hor görülen gerçekliği savunmak ister. Çünkü tanrısal yapıtı algılamak usun işidir.
Bunun dışında gerçeklik denen şeyi felsefe kuşkuyla karşılar: bir şeyler görünmektedir; ama kendinde ve kendi için gerçekliği yoktur. Felaket ve olayların çılgın gidişi karşısında bir avuntu sözkonusu olabilir. Öte yandan avuntu, olmaması gereken bir kötülüğü olsa olsa unutturur. Avuntunun yeri sonlu şeylerin dünyasıdır. Oysa felsefe bir avuntu değildir: daha fazla bir şeydir; felsefe uzlaştırır; haksızlık gibi gözüken gerçekliği us düzeyine yükseltir; onun ide’de temellendiğini, usun bununla tatmin olduğunu gösterir. Çünkü us tanrısaldır. Usa temel olan içerik tanrısal ide’dir ve özü gereği Tanrı’nın planıdır."

Hegel, “Tarihte Akıl”

Hegel açısından “nesnel akıl”, modern dünyada olguların gözlemine ilişkin ileri sürülen “nesnellik/objektivizm” ile ilgili bir kavram olmayıp Tin'in kendini gerçekleştirmesinin biçimidir. –Tin'in belirlenimi öznel olanın açığa çıkışı demektir, öznel olan sonlu olmak yönünden bir ilkeden gelir ki bu ilke Tin'dir. Nesnellik bu anlamda Hegel için “dolayımsızlık” demektir –ki bu, ancak mutlak olan Tin için geçerli bir nitelik. Tin, özneler aracılığıyla kendi dolayımsızlığını aşarak kendini gerçekleştirir. Onun dolayımsız olan doğası aynı zamanda onun nesnelliğini gösterir.

Örneğin insana dair olarak “biz sonluyuz” ifadesi ile nesnelliği insan öznesinden ayrı saydığı görülür: “Biz bir nesneye sahip olmamızdan dolayı sonluyuz. Benim sonum neresiyse, nesnenin başladığı yer orasıdır” (“Din Felsefesi Dersleri”). Nesneyi bilgi nesnesi, yani öznenin bildiği şey olarak tanımlarsak insan ile nesne arasında bir sınır söz konusudur; bilinen şey bilenden ayrılmıştır. Oysa Tin’in, mutlak olması bakımından bilmesinde, bildiği şey ile kendi varlığı arasında bir farklılık bulunmaz. Yani Tin’in bilmesi, kendini bilme olacağı için onun nesnesi de sadece kendisidir. Tin, kendini dolayımsız olarak bilir. Nesnelliğin koşulu da bu dolayımsızlıkta yatar. (Burada Husserl hatırlanırsa; insanın bilmesi her halükârda “bir şey olarak” bilme olduğu için, insan ancak dolayımlı olarak, bir şeyi en azından varlık olarak bilmek gibi bir sınırlılık içindedir. Husserl’in fenomenolojik indirgemesinin “transandantal” yönü bu kapsamda anlaşılabilir: Fenomenolojik indirgeme, başta psikolojik olan olmak üzere verili olanın bilgisini aşmak ve nesneyi kavram olarak kendinde bilme yöntemidir –ennihaye bu, Hegel ile aynı idealist düzlemde buluşmaları yönünden “müşterek” bir tutumdur, yani nesneyi kavrama indirgeme.)

Öz olarak denilebilir ki Tin’in bilmesinin nesnelliği, onun kendi dolayımsızlığıyla ilgili olduğu için gerçek bir nesnelliktir. Der ki Hegel, “Tin özünde kendi etkinliğinin sonucudur: etkinliği, dolaysızlığı aşmak, yadsımak ve kendine dönmektir. Tin özgürdür: dünya-tini, dünya-tarihinde kendi özünü gerçekleştirmeye, üstün olduğu noktaya varmaya çabalar. Eylemi kendini bilip tanımaktır; bu da bir solukta olmaz, basamak basamak gerçekleşir” (“Tarihte Akıl”).

Dolayımsızlıkla hiçbir teması olmayan pozitivist gelenekteyse nesnellik farklı bir anlam kuşanmıştır. Bu yön itibariyle modern bilimsel nesnellik de olguların “bilinme tarzı”na dairdir ve yani epistemolojik bir tutumdur. Ne var ki şeylerin olmalarına ilişkin, ontik bir nesnellik yoktur bunda: Örneğin hava sıcaklığının "23 derece" olması türünden bir bilgi, “gözleme bağlı olmamak yönünden nesneldir”se de bu bilgi, havanın kendine ilişkin bir hâlde değil, insan aklınca “belirlenmiş bir ölçeğe göre” olduğu için epistemolojik bir anlam içerir ve ontik anlamda nesnel değildir.

Searl’ün ontik nesnellik ve öznellik arasında yaptığı ayrıma müracaat etmek, açıklayıcı olur: “Özne-nesne ayrımının bir de varlıkbilimsel anlamı vardır: Var olmak açısından herhangi bir zihinsel durumdan bağımsız olmak nesnellik, belirli bir özne ile ilişkili olarak var olmak ise öznelliktir. Örneğin acı, belirli bir öznenin duyumsamasına bağlı olarak vardır ama dağlar öyle değildir” (Toplumsal Gerçekliğin İnşası”).

Söz konusu nesnelliğin koşulu olarak ele aldığımız dolayımsızlık, öznenin bilmesi açısından olası olmadığından Hegelci anlamda “nesnel bilgi” sonlu olan insan ve onun ampirik gözlemi için olanaksızdır. O kadar ki burada bilginin negatifinden başka bir şey bahis konusu olamaz. Hegel, bilincin belirlenmişliğiyle ilgili olarak ben’in nesne karşısındaki sonluluğundan ileri gelen bu negativiteyi şöyle açar: “Genel anlamda bilinç, nesne ne değilse benim o olmam ve ben ne değilsem nesnenin o olmasıdır. Her biri belirlenmiş biçimde başkanın başkasıdır. Her biri yalnızca negatiftir. Ayrıca, sırf ilişkide değil, kendimiz için de negatif olarak belirlenmişizdir; biz kendimizi sonlu olarak belirlenmiş halde buluruz” (“Din Felsefesi Dersleri”).

Hegel’in söz ettiği nesnellik, Platon’un, Aristoteles’in, İslâm filozoflarının ve tüm Alman idealizminin söz ettiği türden bir nesnel akla dayanır. Söz konusu nesnel ve evrensel akıl, farklı biçimler almış olsa da tüm nazariyelerde bir iradeye bağlı olarak kuvveden fiile doğru hareket eder: Akıl-irade-enerji üçlüsü, olguların “oluşa gelme” ya da Varlık ile nitelenme durumlarının ifadesidir. (İrade, süreç içerisinde bir unsurdur yalnızca.)

* * *

Akla ilişkin sorgulamalara olanak tanımayacak bir şekilde “bilinç” hakkındaki eminlik hâli, bugünün küstahlığı olarak nitelenebilir mi? Hegel, sonlunun sonsuzu kavramak istemesini küstahlık olarak nitelediği için onun yönünden bu yapılabilir: “Düşünen özne”nin var olduğuna ilişkin yaygın kabul ile dinî düşüncede de yer bulan bilinç, şuur gibi “kesinlikli” isimlendirmeler, öznel varoluşlarını görmezden gelerek nesnel olanı/doğayı/dünyayı/Tanrı’yı bilme iradeleri yönünden bir çelişkiden hareket almakta oldukları için filozof böyle der.

Bu türden çelişkilere saplanıp kendi etrafında dönen düşünce ile sonsuzluğu kavrama yanılgısının önüne geçmek ümidiyle aklın nasıl tanımlandığına ilişkin bir sorgulamanın birçok faydası olacaktır. Bunun, en azından insanın akıl ile ilişkili olarak tanımlanması itibariyle insanın da nasıl tanımlandığı hakkında bir sorgulama olacağı da açıktır.

Horkheimer böyle bir çaba neticesinde, aklın ne olduğunun sorulmasında genelde, akla uygun şeylerin yararlı şeyler olması nedeniyle aklın yararlı olanı bilmenin bir gereği olduğu cevabının alınacağını yazar. Buradan hareketle aklı; sınıflandırma, çıkarsama ve tümdengelme yeteneği olarak ve düşünme aygıtının soyut işleyişi olarak tanımlar. Fakat farkındadır ki bu tanım “öznel akıl” tanımıdır: “Bu tür akla, öznel akıl adı verilebilir; esas olarak, araçlar ve amaçlarla ilgilidir; az çok baştan kabul edilmiş amaçlara ulaşmak için seçilen araçların yeterli olup olmadığı üzerinde durur. Amaçların kendilerinin de akla uygun olup olmadığı sorusunu bir yana bırakmıştır. Amaçlarla ilgilenecek olduğunda da, daha baştan, bunların da öznel anlamda akla uygun olduğunu, yani öznenin varlığını (bu, bireyin varlığı da olabilir, bireyin hayatının bağlı olduğu topluluğun varlığı da) sürdürmesine hizmet ettiklerini kabul eder. Bir hedefin herhangi bir öznel kazanç ya da çıkardan bağımsız olarak, kendi başına taşıdığını sezdiğimiz erdemleriyle akla uygun olabileceği düşüncesi, öznel akla tümüyle yabancıdır; en yakın faydacı değerlerin ötesine geçip, kendini toplumsal düzenin bütünüyle ilgili düşüncelere adadığında bile böyledir bu” (“Akıl Tutulması”).

Öznel akıl hep vardıysa da onun “doğru”ya ulaşmada bir araç olduğu fikri yeni bir icattır. Öyleyse öznel aklın bu türden bir kullanımının yeni olması nedeniyle esasen bir anlam olarak yeni bir şey olduğunu ifade etmekte bir sakınca da yoktur. Öznel akıl, birkaç yüzyıllık toplumsal değişme koşullarına koşut olarak var olmuş, gelişmiştir. Bu yüzden modern dünya bilmeye ilişkin yeni bir tanım yapmış olmakla Rönesans’tan önce insanların derin bir bilgisizlik hâlinde olduklarına ilişkin bir vehme kapılmıştır. -Nihayetinde bir şeyi tanımlamak, aynı zamanda onun zıddını da tanımlayıcı bir ihdas vasıtasıdır: Bilmek şu ise, şu olmayan bilmemektir. Örneğin, modern dünya için gök gürültüsünün ardında Tanrı'nın gazabının olmasının ya da yağmurun onun bir rahmeti olarak izah edilmesinin bir değeri yoktur. Çünkü yeni bilme modelinde meteoroloji, gök gürültüsü hakkında bir bilgi var etmiştir ve bu bilgi –tüm sınırlılığına, (epistemolojik açıdan) öznel doğasına ve ampirik yöntemine rağmen- mutlak bir yasa fikriyle bütünleştirilmiştir. O hâlde gök gürültüsünün tespit edilen nedenleri de yasa hükmünde bir geçerliliğe sahip olduğu için bu bilginin çerçevesi dışında kalan tüm açıklama modelleri de yanlıştır. “Değişebilir şeyler”e/sonlulara ilişkin bilgi diye nitelenen kavrama modellerinin tarihselliğinden söz etmeye çok da gerek yok. Sadece şu belirtilebilir ki doğadan tanrının dışlanması fikriyle doğa üzerinde tahakküm kurma çabasının eşzamanlılığına yakın olarak, insanın kendi yaşamı açısından kader inancı yerine her şeyin planlar üzerinden yürüdüğü grafikleştirilmiş yaşam, modern dönemin bir akıl hastalığını işâret eder. Zaten doğa yasaları fikri de bu anlayışın uzanımında tezahür eden bir denetim modeline karşılık gelir. Bu bağlamda yinelenirse doğanın bilinmesi için kullanılan kategoriler nedeniyledir epistemolojik bilginin öznel olmak zorunluluğu da. Bu model içinde özne olarak insanın sadece doğayı değil bütün olarak hayatı kontrol etme gayreti, yani bir özne olarak belirlediği amaçlar ile onlara dönük eylemlerin aklî hâle getirilmesi, “birey” olarak adlandırılan yanılsamanın varlığını devam ettirmesine odaklanmak değilse nedir?

Bu yanılsama düzeyine karşı felsefe Platon’dan beri aynı işlevle vardır: Tanrısal gerçekliğin doğasını tanımak. Ki Hegel, “Din Felsefesi Dersleri”nde bu sebeple esas yönünden felsefe ve dinin aynı olduklarını da ifade eder.

Asıl ideale, usun kendi ide’sine gelince, felsefenin kendisiyle dayanışacağı görüş, gerçek dünyanın olması gerektiği gibi olduğu, usa dayalı istencin, somut iyinin gerçekten de en güçlü olarak, yapıcı saltık güçle ortaya çıktığıdır. Asıl iyilik, genel tanrısal us, aynı zamanda kendini meydana getirme gücüdür. Bu iyilik, en somut tasarımıyla bu us, Tanrı'dır. Tanrı dediğimiz şey, salt iyiliğin ide’si değil, tersine bir gerçekliktir. Felsefenin getirdiği görüş, iyiliği, yani Tanrı’nın gücünü yolundan saptıracak bir şiddetin asla olamayacağı yolundadır; buna göre Tanrı haklıdır ve dünya-tarihi tanrısal öngörünün planından başka bir şey sergilemez. Tanrı dünyayı yönetir: onun yönetiminin içeriği, planının uygulamaya konulması dünya-tarihidir. Bunu kavramak dünya-tarihi felsefesinin görevidir. Onun da öndayanağı, idealin kendisini gerçekleştirdiği, yalnızca ide’ye uygun olanın gerçeklik kazandığıdır. Yalnızca bir ideal olarak kalmayan bu tanrısal ide’nin salt ışığı altında, dünyanın gidişinin çılgın bir şey olduğu yanılsaması ortadan kalkar. Felsefe tanrısal ide’nin içeriğini, gerçekliğini tanımak ve hor görülen gerçekliği savunmak ister. Çünkü tanrısal yapıtı algılamak usun işidir” (“Tarihte Akıl”).

Akıl, öznel aklın icadından önce, Horkheimer’ın dediği üzere, bireyin kafasının içinde değil de “nesnel” dünyada, toplumsal durumda ve ontik gerçekliğin tezahür ettiği doğada tanımlanmaktaydı: “Platon'un ve Aristoteles'in felsefeleri, skolastik düşünce ve Alman idealizmi gibi büyük felsefi sistemler, nesnel bir akıl teorisi üzerine kurulmuştu. Bu görüş, insan ve amaçları da içinde olmak üzere bütün varlıkları kapsayan bir sistem ya da bir hiyerarşi oluşturmayı amaçlıyordu. Bir insanın hayatının akla uygunluk derecesini belirleyen, bu bütünlükle arasındaki uyumdu. Bireysel düşünce ve davranışların ölçütü, sadece insan ve amaçları değil, bu bütünün nesnel yapısı olacaktı. Bu akıl kavramı, öznel aklı dışarda bırakmıyor, ama onu evrensel bir rasyonelliğin kısmi, sınırlı bir ifadesi olarak görüyordu. Her şeyin ölçütü, bu evrensel rasyonellikten çıkarılmalıydı. Ağırlık araçlarda değil, amaçlardaydı. Bu düşünce geleneğinin başlıca amacı, felsefeye göre ‘akla uygun’ olanın nesnel yapısını, özçıkar ve varlığı koruma amaçları da içinde olmak üzere insan varoluşuyla uzlaştırmaktı. Örneğin Platon, Devlet adlı yapıtında, nesnel akla göre yaşayan insanın aynı zamanda başarılı ve mutlu bir hayat süreceğini de kanıtlamaya çalışır. Nesnel akıl kuramının odak noktası, davranışlarla amaçların birbirine uydurulması değil, bugün bize oldukça mitolojik görünebilecek bazı kavramlardır: sözgelimi, en büyük iyilik, insanın kaderi ve en yüksek amaçların gerçekleşme biçimi gibi düşünceler” (“Akıl Tutulması”).

Bu aklın doğaya özdeş olması (bilginin ontik gerçeklikle uyumu) ve Yasa’nın bu akıl aracılığıyla doğal olanı kavramak oluşu, böylece ahlâkî olan ile siyasî olanın aynı olması farklı dönem ve coğrafyalardaki nesnel akıl nazariyelerinin ortak çerçevesini oluşturur. Öyle olduğundaysa öznel akıl; zannedildiği gibi fiile kaynaklık eden akıl olarak değil de fiil tarafından üretilen bir akıl olmuş olur. Yani “sonuç olarak fiil”e kaynaklık eden “sebep olarak akıl”dan söz edilemeyecek, fakat “sebep olarak fiil”in kaynaklık ettiği “sonuç olarak akıl”dan söz edilebilecektir. Bu da bireyin öznel ve vehmî benliğinin yanılsama olmasının ve esas olanın tümel yazgı olmasına yönelik geleneksel kabulün bugünkü açıklamasıdır. Bu kabulde de bireysel amaçlarla birlikte bireyin de “nesnel varlık” dışında hiçbir anlamı yoktur. Nesnel varlık ise mikro ya da makro “kozmos olarak” farklı ölçeklerdeki “bütün”lerin ortak adıdır.

Nesnel olan zaten kendinde iyidir (Hegel’in deyişiyle asıl iyi odur) ve iyi olduğu için hem amaç hem de saadetin kaynağı odur. Bu sebeple Platon “Yasalar”da şöyle der: “Gerçekleşen her şeyin maksadı daha önce söylediğimiz şeydir: Bütünün hayatı için mutluluğu kazanmak; o senin için değil, sen onun için yaratılırsın.” Ya da Hegel’in ifadeleriyle sonlu olan, sonsuz olanın bir uğrağından ibarettir; sonlu olanın başka bir anlamı mevcut değildir…

İlk olarak Akıl, İmkân olarak vardır: Akıl burada kuvve hâlinde, kendinde ve kendisi içindir. Aklın bu hâli saftır, yani yönelmemiş düşüncedir –sadece var olan ama fiilî olmayan düşünce. Sonrasında Akıl, düşünce melekesi olarak kendisine yönelir, böylece “kendini bilir”. Ama bu bilişte bildiği kendilik bir bilgi nesnesi (kavram) olarak mevcuttur. Hegel’e göre bu bilgi nesnesi İde’dir. –İde kendini insan iradesi ve özgürlüğüyle dışsallaştırır. İde’nin, bir başka olması hasebiyle ve Aklın ona yönelme biçimi olarak doğayı da var eder. Yani Aklın kendini bilmesi, İmkân’ı bir mümkün olarak tanıması olduğu için İmkân oluş’a gelmiş oldu ya da doğa “açığa çıktı”/realization. Bu açığa çıkış, Aklın kendisi ile ona ilişkin kendilik bilgisi arasındaki çelişki neticesinde kendisi başkası olmuş ve yani kendini nesneleştirerek kendine yabancılaşmıştır Akıl. Böylece Hegel açısından bir “tez olarak İlke” ile bir “antitez olarak doğa” karşı karşıya gelmektedir: Tin ve doğa. Antitez olarak doğanın Akıl ile örtüştüğü yer insanı ya da kültür dünyasını var eder ve örtüşmenin açılma oranına göre oluşlar insandan ve akıldan uzaklaşırlar.

Bu açıklama biçiminde ya da genel ismiyle nesnel akıl teorisinde tek Akıl vardır ve bu Akıl açısından tüm varoluş, yalnızca onun kendini bilmesinin nesnedir. Tek Akıl, İlke’dir ve onun kendini bilişi de İde’dir. Böylece İde’nin mütekâmil olması Aklın bütüncül bilgisine yakınlığı nisbetindedir. Platon’un, Aristoteles’in “akıl ve doğa” arasında kurdukları özdeşlik de “doğanın, Aklın İlke olarak kendini bilmesinin bir nesnesi yani İde olması” anlamındadır. Ancak bu bilme, Aklın kendine dönük olduğu için dolayımsızdır ve bu sebeple ontik ile epistemolojik olan birdir. Bu yüzden fizik olarak doğa ile metafizik olarak akıl farklı yasalara tâbi değildir. Yasa ya da İlke, biriciktir.

Hegel de bu sebeple felsefeyi üç bölüme ayırmıştır: Metafizik (aklın yasası ve mantık), Doğa felsefesi (kendindeki başka olarak fizik), Tin felsefesi (her ikisine de yönelmiş olan kendini bilen varlık).

Tin (Geist), Hegel için yukarıda anlatılan Akıl adlı ilkenin, doğa ile örtüştüğü oluş olan insanın kültür dünyasındaki adıdır. Ayrı bir şey olmamakla birlikte Akıl, kendi kendini bilmekle (dolayımsızlık içinde) Akıl olurken, onun açığa çıkışı/realization sonucu ve yani fiilen Aklı bilme hâli Tin adını alır. Özdeşse de Tin, insanî bir kavramdır -epistemolojiktir.

Tin’in kendini bilmesi şeyleri açığa çıkarmakla birlikte onun her şeyin açığa çıkışında etkin olması, bir öznel Tin kavramını gerektirmiştir: İnsan açısından algı, bilinç, zihin, düşünme gibi ifadeler Tin’in belirli bir öznellik içerisinden kendini bilmesinin olanaklarını ifade eder. Öznel Tin’in nesnelliği iki hat üzerinden düşünülebilir: Birincisi, ahlâk ve Yasa gibi soyutluluklar üzerinden; ikincisi de aile, kent ve devlet gibi somutluluklar üzerinden. Hegel burada da Aristoteles ve diğer nesnel akıl teorisyenleriyle beraber hareket ederek öznellikle kendini bilen Tin’in “toplumsal duruma”, yani teklikten/ferdiyetten, tekliğin bütünlüğünden çokluğa/toplumsallığın bütünlüğüne doğru “diyalektik” ilerleyişini sürdürür. Diyalektiğin özü, Aklın kendini bilmesi/nesneleştirmesi aracılığıyla doğayı açığa çıkarması olduğu gibi öznel Tin de ahlâktan Yasaya doğru bir diyalektik içindedir. –Şimdi, bunun en sıradan anlamının öznel aklın nesnelleşmesi olduğu not edilmelidir. Nihayet Tin, Mutlak Tin olur ki bu tüm çelişkilerin sonuçlanması ya da diyalektiğin gâyesidir. En başta İmkân hâlinde tanımlanan Aklın, kendindeki mümkünler aracılığıyla kendini bilmesi ile Mutlak’a erişmesi, Tin olarak tanımlanması demektir. Nesnel Akıl teorisine dönüp, Hegel’in Mutlak Tin’inin Faal Akıl olarak tanımlanmasında bir sakınca olmadığı söylenebilir ki siyaset nazariyesi kapsamında Yunan’ın Filozof-Kral’ı, Müslüman filozofların Yasakoyucu Nebi/İmam’ı ile Hegel’in “Tanrı’nın gerçekleşmesi olarak İsa” tanımları arasında bir ayrılık görülmüyor.

Hegel: "Hıristiyan dininde Tanrı, kendisini açık kılmıştır. Bu şu demektir: O, insana, kendisinin ne olduğunun bilinmesini vermiştir; öyle ki o, bir kapalı şey, bir giz değildir artık. Bu olanakla, bize Tanrı'yı bilmek, bu amaçla olan görevi üstlenmek yükümlülüğü düşer."

Dünya tarihi, dünyayı yöneten Akıl olarak Tanrı’nın iradesinin gerçekleşiminden ibarettir. Tanrı, Tin ya da Aklın iradesinin gerçekleşimi/realization, şeylerin oluşa çıkışıdır kısacası. Hegel için tarih bir felsefe olarak önem taşır -tarihin kendisinin felsefe olması anlamında. Onun tanımlamasına göre felsefe, kendini düşünen İde’nin hakikatidir. Bu yüzden doğru bir felsefenin Tanrı’ya götüreceğini ve yanlış felsefenin Tanrı’dan uzaklaştıracağını ifade eder.

Hegel “Aklî olan gerçektir ve gerçek olan aklîdir” der, bu akılsallığın nesnel akılla ilgisi yönünden gerçeğin Tinsel olduğu söylenmelidir ya da gerçek olarak ele aldığı kategori Tin’e dairdir denilmelidir. Felsefe, Tin’in kendini İde aracılığıyla bilmesi olarak tanımlandığına göre Tanrı’ya götüren bir felsefe için Aklın bilme nesnesi olan Tin’e yönelmek gereği vardır. Bu yöneliş gerçeğe ve böylece Tanrı’ya götürecektir.

Hegel, “Tarih’te Akıl” ile giriş yaptığı felsefî dünya-tarihinin amacını şöyle özetler: “tinin aslında olduğu şeyin bilgisine varması, bu bilgiyi nesnel kılması, var olan bir dünyada gerçekleştirmesi, kendini nesnel olarak meydana getirmesi".

Bu meselenin esasına ilişkin düşünce için Hegel'in Zaman kavramını ele alışını bir değerlendirmek, böylece bilhassa Aristoteles ile aralarındaki çelişkilerin bir listesini oluşturmak faydalı olacaktır…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder