31 Mart 2026 Salı

Bir Sınır İhlali-Bilim, Bilimcilik ve Din

Bilim, son iki yüzyılda modern dünyanın en etkili bilgi ve güç kaynaklarından biri oldu. Bu başarı, zamanla “bilimcilik” adı verilen bir tutumun da yaygınlaşmasına yol açtı. Bilimciler, bilimi yüceltirken; din, ahlâk, sanat ve felsefe gibi alanları ya bilimin ışığında yeniden değerlendirmeye ya da yok saymaya yöneldiler. 

"Bir Sınır İhlali: Bilim, Bilimcilik ve Din" adlı çalışma, bilimin yapısını ve meşru sınırlarını sorgularken, bu sınırları ihlal eden bilimci iddiaları mercek altına alıyor. Kitap, bilimin temelde “nasıl” sorusuna cevap aradığını; “neden” ve “ne için” sorularınınsa insanın anlam, değer ve inanç dünyasına ait olduğunu ortaya koyuyor. 

Üç ana bölümden oluşan eser, önce bilimi yapısı, yöntemi ve tarihsel gelişimi içinde ele alıyor; ardından bilimciliği, felsefî kökenleri ve ideolojik işlevleriyle birlikte tartışıyor. Son bölümdeyse bilimcilerin dine yönelik indirgemeci yaklaşımlarını tartışarak, bilimin dinin alanına müdahale girişiminin neden temelsiz olduğunu gösteriyor.

Bu kitap, bilimi ne küçümseyen ne de kutsayan, eleştirel ve dengeli bir bakış arayan okurlar için güçlü bir çerçeve sunuyor. Bilim felsefesinin temel sorunlarından yola çıkarak, bilim, din ve felsefe arasındaki gerilimi resmediyor ve modern dünyada insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye davet ediyor.



30 Mart 2026 Pazartesi

Evaluating the Treatment of Religion in Scientism

Bu çalışma, bilimciliğin din olgusuna yönelik iddialarını epistemolojik ve mantıksal tutarlılık açısından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Analizin odak noktasını, bilimsel bilgiyi yegâne meşru bilme biçimi olarak kabul eden ve bu doğrultuda dinî ile metafiziksel iddiaları birer "yanılsama" olarak nitelendiren bilimci yaklaşım oluşturmaktadır.

Çalışmada, transandantal felsefî çözümleme yöntemi kullanılarak, hem popüler bilimci söylemlerde hem de teknik açıdan katı natüralist çerçevelerde görülen temel bir metodolojik kusur irdelenmektedir. Makalede, bu dünya görüşlerinin doğasında yer alan biyolojik determinizmin, bilimsel hakikatin izini sürmek için gerekli olan normatif temelleri nasıl geçersiz kıldığı tartışılmaktadır. Bilimciliğin sunduğu katı natüralist perspektifin, ironik bir biçimde bilimsel hakikatin kendisini de biyolojik bir "uyum yanılsamasına" dönüştürdüğü savunulmaktadır.

Sonuç olarak metin, bilimciliğin dini dışlama çabasının, bizzat bilimin kendi rasyonalite zeminini sarsan bir iç çelişki barındırdığını ortaya koymaktadır.

Makale Özeti:
Bu makale, bilimciliğin din hakkındaki iddialarını epistemolojik ve mantıksal tutarlılık açısından eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Analizin merkezinde, bilimsel bilginin yegâne meşru bilme biçimi olduğunu savunan ve dolayısıyla dini ve metafizik iddiaları yanılsama olarak niteleyen bilimci iddia yer almaktadır. Transandantal felsefî çözümleme aracılığıyla çalışma, bilimciliğin hem popüler tezahürleri hem de teknik açıdan titiz katı natüralizm içerisindeki ortak bir kusuru ortaya koyar: Bu görüşlerin doğasında bulunan biyolojik determinizm, bilimsel hakikatin izini sürmek için gerekli normatif temelleri geçersiz kılmaktadır. Böyle bir dünya görüşünün bilimsel hakikatin kendisini uyumla ilgili bir yanılsama hâline getirdiğini gösteren çalışma, temel epistemik istikrarsızlığı açığa çıkarmaktadır. Bu kusurlar, geleneksel olarak felsefe ve ilahiyat tarafından ele alınan alanlara uygulandığında bilimci akıl yürütmeyi savunulamaz hâle getirmektedir. Betimleyici-normatif ikiliği ve fenomenal-ontolojik sınır ayrımı gibi transandantal sınır koşullarını tanımlayan makale, dinî fenomenlerin anlaşılmasında bilim dışı disiplinlerin meşruiyetini onaylayan epistemik çoğulculuğu savunmaktadır . Çalışma, bilimin tüm hakikat iddiaları için evrensel bir üst çerçeve olamayacağını; dinin ise anlam, inanç ve aşkın deneyime dair soruların ele alındığı köklü bir alan olmaya devam ettiğini ileri sürmektedir. 

Dil: İngilizce 
Yayınlandığı Dergi: Beytulhikme: An International Journal of Philosophy
DOI Numarası: 10.29228/beytulhikme.89317

1 Aralık 2025 Pazartesi

Hakikat Koşulu Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

Bu çalışma, epistemolojinin en temel tartışma alanlarından biri olan bilgi tanımındaki "doğruluk" (truth) koşulunu analitik bir perspektifle ele almaktadır. Geleneksel bilgi kuramında bir inancın "bilgi" statüsü kazanabilmesi için gerekçelendirilmiş olmasının yanı sıra "doğru" olması şartı aranır. Makalede, bu koşulun öznenin bilişsel süreçlerinden bağımsız bir "gerçeklik" atfı içermesinin yarattığı felsefî sorunlar irdelenmektedir.
Çalışma boyunca, doğruluk koşulunun inanç ve gerçeklik arasında kurduğu köprünün mahiyeti uygunluk, tutarlılık ve pragmatik doğruluk kuramları çerçevesinde tartışmaya açılmaktadır. Özellikle öznenin doğruluğa erişim imkânı ve doğruluk koşulunun bir "dışsal unsur" olarak bilginin nesnelliğini sağlama iddiası eleştirel bir süzgeçten geçirilmektedir.
Makale, doğruluk koşulunun epistemolojik bir gereklilik olarak savunulabilirliğini sorgularken, bu kavramın modern bilgi teorilerindeki dönüşümünü ve bilginin sınırlarını belirlemedeki rolünü meta-felsefî bir düzeyde analiz etmektedir.

Makale Özeti:
Hakikatin ne olduğuna ilişkin felsefî bir mutabakat bulunmamaktadır. Bir önermeyi doğru yapan şeyin ne olduğu konusunda çeşitli gö- rüşler ileri sürülmüş, bazı filozoflar da hakikatin tanımlanamaz olduğunu ve onu tanımlama girişimlerinin bir kısır döngüye yol açtığını savunmuştur. Ancak özellikle modern bilimin açıklayıcı gücüne duyulan inanç, nesnel hakikat anlayışını ön plana çıkarmış ve önermeler ile gerçeklik arasında bir örtüşme olması gerekliliği vurgulanmıştır. Bilimsel yöntemle paralellik gösteren hakikat koşulu, bir önermenin doğru olarak kabul edilebilmesi için tekabüliyetin söz konusu gerekliliğini ima eder. Bu görüşte hakikat, gerçekliğin zihinde olduğu gibi temsil edildiği varsayımına dayanan bilginin nesnel bir niteliği olarak görülür. Ancak, zihin ile dış dünya arasındaki ilişkinin bilinmeyen sı- nırları ve kapsamı, gerçeklik hakkındaki yargılarımızın nesnelliği ve doğruluğu konusunda şüpheye yol açar. Ayrıca, olguların kuram yüklü doğası, gerçekliğin nesnel bir şekilde kavranmasını engelleyerek hakikat kavramını nesnellikten uzaklaştırır. Hakikat konusunda muta- bakat ihtiyacı, epistemik topluluklar tarafından benimsenen rasyonellik ve bilgi standartlarının bağlamsal ve göreli mahiyetiyle ilgilidir. İnanışın öznelliği, gerekçelendirmenin nesnel standartlarının olmaması ve hakikatle zorunlu olmayan ilişkisi, bilgi kavramının öznel olarak kavranmasına katkıda bulunur. Hakikatin mahiyetine ilişkin belirsizlikle birlikte, varsayımsal gerçeklik anlayışı; önermelerin doğruluğu ile kastedilenin, gerçekliğe uygunluktan ziyade belirli bir mutabakat ve tutarlılık arayışı ile sınırlı olduğu anlamına gelmektedir.

Yayınlandığı DergiTemaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi (Temasa Journal of Philosophy)
DOI Numarası: 10.55256/TEMASA.1817006

1 Haziran 2025 Pazar

Erken Analitik Felsefede Hakikat ve Yöntem İlişkisinin Meta-Felsefi İçerimleri

Bu çalışma, erken analitik felsefenin metodolojik temellerini, dilbilimsel çözümleme yönteminin hakikat anlayışıyla olan bağını ve bu birlikteliğin felsefenin doğasına dair doğurduğu meta-felsefi sonuçları eleştirel bir yaklaşımla incelemektedir.
 
Makalede; Frege, Russell ve Wittgenstein’ın öncülüğünde şekillenen ve mantıksal pozitivistler tarafından sistemleştirilen "dilbilimsel dönüş" süreci, felsefî problemlerin dile indirgenmesi ve çözümleme yöntemi ekseninde analiz edilmektedir. Çalışmanın odak noktasını, felsefeyi bir kuram oluşturma faaliyetinden ziyade, bilimsel bilginin mantıksal açıklığını sağlama etkinliği olarak konumlandıran tutum oluşturmaktadır. Dilbilimsel çözümlemenin felsefenin tek meşru yöntemi olarak kabul edilmesinin, geleneksel felsefî problemleri ve metafiziksel iddiaları nasıl "sözde problem" kategorisine indirgediği tartışılmaktadır. Makale boyunca, yöntemin sınırlandırılmasının felsefenin sahasını nasıl daralttığı ve hakikatin yalnızca mantıksal-dilsel bir kesinlik arayışına indirgenmesinin felsefi düşüncenin imkanları üzerindeki etkileri meta-felsefî bir perspektifle değerlendirilmektedir.

Makale Özeti:
Bu makalede, erken analitik felsefede dilbilimsel çözümleme yönteminin metodolojik dayanakları, bu yöntemin hakikat anlayışıyla bağı ve felsefenin mahiyetine dair meta-felsefî sonuçları eleştirel bir bakış açısıyla incelenir. Frege, Russell ve Wittgenstein’ın görüşleriyle şekillenen ve mantıksal pozitivistlerce takip edilen yaklaşım, yöntemi dilbilimsel çözümlemeyle sınırlandırır ve felsefeyi bilimsel bilginin mantıksal açıklığını sağlama etkinliği olarak konumlandırır. Bu tutum, dil ve gerçeklik arasında yapısal bir uyum olduğu varsayımına ve hakikati, ifadelerin gerçekliğe tekabülü olarak gören uygunluk kuramına dayanır. Ancak bu metodolojik ve epistemolojik duruş; metafizik, etik ve normatif sorunları ya dilsel çözümlemeye indirgemenin ya da tamamen dışlamanın yolunu açmıştır. Wittgenstein’ın geç dönem çalışmaları, erken analitik felsefe geleneğinin bu sınırlılıklarının bir eleştirisini de içermektedir. Dil çözümlemesinin erken dönemdeki kabullerinin aksine “dil oyunu” kavramıyla, anlamın bağlamsal ve pratik boyutu vurgulanarak dilin salt temsil işlevi reddedilir. Benzer şekilde, Quine’ın analitik-sentetik ayrımı eleştirisi, Kuhn’un paradigma kavramı ve Davidson’ın radikal yorum yaklaşımı analitik felsefe geleneği içinde bir kırılma var eder. Bu eleştiriler dil ve gerçeklik ilişkisine meydan okumalar yanı sıra felsefenin mahiyetine dair farklı bakış açılarına da olanak sağlamıştır. Çalışmada, erken analitik felsefecilerin metodolojik tutumları ayrıntılandırarak eleştirisi yapılırken felsefenin mahiyetine yönelik eleştirilere de cevap verilmektedir. Felsefenin metodolojik çeşitlilik ve diyalogla ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik boyutlarını bütüncül şekilde kucaklaması gerektiği savunulur.

Yayınlandığı Dergi: Felsefe Dünyası
DOI Numarası: 10.58634/felsefedunyasi.1686294 
Web Adres Linki: Metnin tamamına buradan ulaşabilirsiniz

27 Nisan 2025 Pazar

Bilimin Sınırları, Genişletmecilik ve Bilimsel Maddecilik: Bilimciliğin Ontolojisi Savunulabilir mi?

Bu çalışma, bilimciliğin (scientism) yalnızca epistemolojik bir iddia değil, aynı zamanda belirli bir varlık anlayışına dayanan ontolojik bir tutum olduğu varsayımından hareket etmektedir. Metinde, bilimciliğin temel dayanakları olan "genişletmecilik" (expansionism) ve "bilimsel maddecilik" (scientific materialism) kavramları felsefî bir analize tabi tutulmaktadır.

Genişletmecilik, doğa bilimlerinin yöntem ve kabullerinin, beşerî ve toplumsal alanlar da dahil olmak üzere tüm gerçeklik katmanlarına yayılması süreci olarak ele alınırken; bilimsel maddecilik, bu genişlemenin ontolojik zeminini oluşturan "gerçek olanın yalnızca maddi olandan ibaret olduğu" iddiası çerçevesinde incelenmektedir. 

Çalışmada, bilimin sınırlarının bu denli genişletilmesinin ve varlığın yalnızca ampirik yöntemlerle ölçülebilir olanla sınırlandırılmasının yarattığı kavramsal sorunlar tartışılmaktadır. Bilimciliğin ontolojik kabullerinin, bilimin kendi doğasıyla ne ölçüde örtüştüğü ve bu kabullerin felsefi olarak ne kadar savunulabilir olduğu sorgulanmaktadır.

Sonuç olarak metin, bilimciliğin sunduğu katı maddeci varlık hiyerarşisinin, bilginin ve varlığın çeşitliliğini daraltan bir yapı sergilediğine dair eleştirel bir perspektif sunmaktadır. 

Yayınlandığı Yer: Felsefelogos Felsefe Dergisi

24 Nisan 2025 Perşembe

Osmanlı Modernleşmesi ve Medeniyet Kavramının Kullanımı: Eleştirel Bir Değerlendirme

Bu çalışma, "medeniyet" kavramının 19. Yüzyıl Osmanlı entelektüel gündemine girişini ve bu kavramın Batı dillerindeki "civilization" terimine karşılık olarak üstlendiği semantik rolleri analiz etmektedir. Makalede, kavramın sadece geniş bir kültür havzasına işaret eden yönü değil, aynı zamanda dönemin ilerlemeci tarih anlayışıyla bağlantılı olarak ilkellik ve vahşiliğin karşıtı bir konumda nasıl inşa edildiği ele alınmaktadır.
Çalışma boyunca, Osmanlı modernleşme süreci içerisinde yazarların medeniyet kavramının kullanım örnekleri, toplumsal ve entelektüel dönüşüm ekseninde eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Kavramın, Osmanlı aydınının dünyayı ve kendini konumlandırma çabasındaki yeri felsefi ve sosyolojik bir perspektifle tartışmaya açılmaktadır.

Makale özeti:
“Medeniyet” kavramı Osmanlı entelektüel gündemine 19’ncu yüzyılda girmiştir. Kavram, Avrupa dillerinde kullanılan “civilization” ve “civilisation” sözcüklerine bir karşılık olarak kullanılmıştır. “Medeniyet” ile her ne kadar geniş bir kültür çevresi fikrine gönderme yapılması söz konusuysa da aynı zamanda ilkellik ve vahşiliğin karşıtı bir duruma gönderme de söz konusudur. Avrupa tarihi açısından “civilisation/civilization” ile dönemin ilerlemeci tarih anlayışına uygun bir çerçevede Avrupa medeniyeti kastedilmektedir. Söz konusu anlayış, özellikle evrim kuramının etkisiyle ortaya atılan sosyal darwinist bakış açısını yansıtır. Buna bağlı olarak geri kalmış ülkelere “civilisation aktarımı”ndan söz edilmekte, ticarî ve askerî faaliyetlerle birlikte sömürgeci uygulamalara meşruiyet de kazandırılmaktadır. Osmanlı entelektüeli açısından “medeniyet”, bir taraftan Avrupa toplumlarının ilerlemişliği fikri, diğer taraftan hakiki gelişmişliğin tarihsel İslam toplumlarına has olduğu fikri çerçevesinde farklı bağlamlarda kullanılır. “Medeniyet” ve “İslam medeniyeti” terkibi şeklinde kullanılan kavram dönemin aydınlarının siyasî tutumlarına göre değişkenlik kazanır. Genel olarak Batı medeniyeti örnek alınarak Osmanlı toplumu için bir rehber olarak görülen “medeniyet” kavramının kullanımında örtük veya açık olarak ilerlemecilik, sanayi aktarımı, kültür aktarımı ve toplumsal/siyasî değişme talepleri yer almaktadır. İslamcı aydınlar içinse “medeniyet” kavramının bu kullanımına ilave olarak olgun ve gelişmiş bir toplum yapısının İslam tarihi içinde bulunabileceği ve Batı’nın sanayisi ve tekniğini almakla birlikte ahlâk ve fazilet kaynağı olarak İslam’ın öngördüğü toplumsal yapının tesis edilmesi gerektiği fikri öne çıkarılmaktadır. Bu çalışmada “medeniyet” kavramının tarihsel ve sosyolojik yönü ele alınmakta ve kavramın içeriği ile bazı Osmanlı aydınlarının kavramı kullanma biçimleri örneklenerek “medeniyet”in Osmanlı modernleşmesi sürecinde nasıl algılandığı çözümlenmektedir.

Yayınlandığı Dergi: Journal of Turkish Studies
DOI Numarası: 10.7827/TurkishStudies.78547 

23 Nisan 2025 Çarşamba

Bilimciliğin Epistemik Kesinlik Aracılığıyla Bir Değerlendirmesi

Modern düşünce dünyasında bilimin sarsılmaz bir yeri olsa da "bilimsel olan" ile "bilimci olan" arasındaki ayrım çoğu zaman gözden kaçar. Bu çalışmada, bilimin bir yöntem olmaktan çıkıp her şeyi açıklama iddiasındaki mutlak bir dünya görüşüne, yani "bilimciliğe" (scientism) dönüşmesi felsefî bir zeminde tartışılır. Makalenin odak noktasını, bilimciliğin katı epistemik ilkesi oluşturuyor: "Bilgi kavramı sadece bilimsel bilgiye indirgenebilir." Bu ilke kabul edildiğinde, kişi hakikate giden yegane yolun doğa bilimleri olduğu sonucuna varır. Makalede, bu daraltıcı bakış açısı epistemik kesinlik kavramı aracılığıyla ele alınmaktadır. Bilimciliğin sunduğu monistik (tekçi) bilgi anlayışına karşı, hakikatin farklı katmanları olduğunu ve bilginin tek bir disiplinin tekeline bırakılamayacağı savunulur. 

Makale Özeti
Bilimcilik farklı disiplinlerde doğa bilimleri yöntemlerinin kullanılması gerektiğinin ileri sürüldüğü felsefî bir yaklaşımdır. Güvenilir bilgiyi sağlayabilecek yegâne yolun doğa bilimlerinin yöntemi olduğu iddiası nedeniyle bilimcilik metodolojik bir yaklaşımdır ve ontolojik önkabulleri içerir. Ancak bilimci argümanın zaman yönünden başlangıcı epistemik inanışların oluşumudur, bu nedenle bilimciliğe yönelik değerlendirme ve eleştirinin epistemolojiden başlaması makuldür. Zira bilimcilik öncelikle belirli bir konu hakkındaki inanışın neye dayandırılması gerektiği sorusunun bir cevabı olmak bakımından epistemolojik bir iddiadır. Bilimciliğin epistemik ilkesi bilgi kavramının sadece bilimsel bilgiden ibaret olduğudur. Bu ilkenin kabulü ile kişi doğruya sadece doğa bilimleri aracılığıyla ulaşılabileceğini önvarsayar. Ancak doğa bilimlerinin konu edindiği olgu dünyası ile insan zihni arasındaki bilgi için temel sayılan ilişki, felsefî kabuller ve kavramlar tarafından biçimlendirilmiştir. Kesin doğru olarak kabul edilebilecek zorunlu önermelerin aksine bilimsel önermeler aklın zorunlu doğruları gibi görünmemektedirler. Bu çalışmada epistemik kesinlik dikkate alınarak bilimciliğin temeline yerleştirilebilecek epistemik ilkesi eleştirilmekte ve onun neden doğru olmadığı ortaya konulmaktadır.

Dil: Türkçe 
Yayınlandığı Dergi: Beytulhikme: An International Journal of Philosophy 
DOI Numarası: 0.29288/beytulhikme.65858 

1 Aralık 2024 Pazar

Epistemik Kaygı Bağlamında Bilimciliğin Epistemolojik Dışsalcı Zemini Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

Bu çalışma, bilgi edinmenin yegâne yolunun bilimsel yöntem olduğunu savunan bilimcilik (scientism) yaklaşımını, "epistemik kaygı" kavramı üzerinden felsefî bir analize tabi tutmaktadır. Metinde, bilimciliğin metafiziği ve a priori bilgiyi dışlayan materyalist doğası ile bu yaklaşımın bilgi için aradığı somut zemin arasındaki ilişki incelenmektedir. Bilimciliğin, bilginin gerekçelendirilmesinde öznenin bilişsel süreçlerine erişimini zorunlu görmeyen "dışsalcı" (externalist) bir tutumu neden benimsediği ve bu tutumun güvenilirlik ile nesnellik iddialarını nasıl şekillendirdiği ele alınmaktadır.

Makalede, bilginin standartlarını yalnızca deney ve empirik yöntemle sınırlandıran bilimci yaklaşımın; normatiflikten kaçınamaması, bilimsel faaliyetin temelindeki metafizik varsayımlar ve çelişmezlik ilkesi gibi a priori doğrularla olan zorunlu bağı tartışılmaktadır. 

Çalışmanın temel argümanı, dışsalcı epistemoloji aracılığıyla felsefeyi bilimselleştirme çabasının, epistemik kaygıyı gidermede yetersiz kaldığıdır. Sonuç olarak metin, bilimciliğin sunduğu dışsalcı zeminin felsefi ve epistemolojik engellerini ortaya koyarak, bu yaklaşımın bütüncül bir bilgi kuramı sunmadaki başarısızlığını vurgulamaktadır.

Dil: Türkçe

Yayınlandığı Dergi: Felsefe Arkivi (Archives of Philosophy) 

DOI Numarası: https://doi.org/10.26650/arcp.1562881 

Web Adres Linki: Makalenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

24 Nisan 2024 Çarşamba

Epistemology within Scientism

Bu çalışmada bilimcilik spesifik bir epistemolojik yaklaşım olarak ele alınmakta ve eleştirilmektedir. Öncelikle bilimciliğin tanımı yapılarak bu yaklaşımı kendisine yakın diğer felsefî akım ve doktrinlerden ayırt edebilecek bir ölçüt ortaya konulmaktadır. Söz konusu ölçütün dayandığı epistemik ilke açıklığa kavuşturulduğunda, bilimciliğin epistemolojik bir yaklaşım olmasının ne anlama geldiği de ifade edilmektedir. bu çerçevede bilimcilik, epistemik inançların doğasıyla doğrudan ilişkili olduğu için epistemoloji çerçevesinde analiz edilmektedir. Böylece bilimcilik, çeşitli alanlara dair farklı iddialar öne süren özel bir bilimcilik türü olarak ele alınmakta ve bilimci iddiaların epistemik inançlar olarak hangi niteliklere sahip olduğu gösterilmektedir. 

Bilimciliği oluşturan epistemik ilke netleştirildikten sonra çalışmada; epistemolojik bilimcilik ve rasyonalist bilimcilik olmak üzere iki ana türe odaklanılmaktadır. Bilgi edinme yöntemiyle ilgili olan metodolojik bilimcilik ise bu çalışmanın kapsamı dışında tutulmuştur. 

Dil: İngilizce

Web Adres Linki: Makalenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

21 Temmuz 2023 Cuma

“İşler güçler hep sinema”

Bir gün, o günlerde meşgul olduğumuz tüm işlerin mutlak bir biçimde yarım kalacağını bilerek yaşama ihtiyacımız var.