17 Haziran 2017 Cumartesi

Üç Bilme Biçimi: Zann, Vehim ve Yakîn

"İlmin malûmda eseri yoktur. Belki âlimde malûmun eseri vardır.

İbn Arâbî, “Füsûs’ul Hikem”

Fahreddin Râzî (İbn Kesir’in aktardığına göre) ilim lafzıyla eş anlamlı otuz kavram sıralar. (İdrak, şuur, marifet, fehm... vs). Bunların içinde elde edilme yollarına göre gayrete tâbi kesbî ilim usulleri de hibeye tâbi vehbî ilim usulleri de mevcut. Maksada bağlı olarak farklı tasnif biçimlerine göre bilgi türleri sıralanabilir. Bu bilgi türlerini aklın kullanım biçimleri açısından nazarî/teorik-amelî/pratik, nesnel-öznel gibi bugünkü anlayış çerçevesinde sınıflamak da mümkün. Ancak bunu felasifeye uyarak etkin ve edilgin aklın tasavvur nesnesi olarak bilgi tasnifi biçiminde sıralamak, aklın kullanım biçimleri için bir sadeliği mümkün kılar:

Öz olarak üç tür bilgi -daha isabetle bilme tarzı- mevcut: Zann, vehim ve yakîn. Bu kavramlar için yine Râzi’ye bakılırsa:

Zann: Tercih edilmiş olan inançtır.

Vehim: Tercih edilmemiş inançtır.

(Üç dereceli olarak) Yakîn: Bir şeye inanılması ve onun dışında bir başka durumun bulunmayacağının kabulü.

İlim sahipleri zann ve yakînin hem birbirlerine zıt hem de aynı mânâya geldiklerini beyan ederler. Şöyle ki zann da yakîn gibi bir kesinlik içerir. Ne ki zann, yakînden farklı olarak yanlış olabilir. Ya da Fârâbî’nin kavramlarıyla yakîn, tam ve doğru tasdik olurken zann, yanlış tasavvura, vehimse eksik tasavvura dayanır.

Bu tasnif üzerinden ifade edilirse iki tip inanma söz konusudur: Eksik ve/veya yanlış tasavvura dayalı inanç (kabul, itikat) ve tam ve doğru tasdike dayalı iman. O hâlde inanma/kanma, bir kabul etme biçimi olarak aklın edilginliğine karşılık gelir. Akıl, sahip olduğu tasavvura “bağlı olarak” bir şeyi bilir. Bu bilmede bilginin sıhhati tasavvurun durumuna “göre”dir, tasavvur eksik ya da yanlış ise bilme de eksik veya yanlış olur. Esas olan, belirleyici olan bilendeki tasavvurdur. -Râzi tasavvuru, mânânın idrak edilmesi; idraki de akledici gücün akledilenin mahiyetine ulaşması diye tanımlar.

15 Haziran 2017 Perşembe

Hegel’in Aklı: Tin’in Belirlenimi ve İnsan

"Dünyaya akıl gözüyle bakana, dünya da akıl gözüyle bakar; bunlar karşılıklıdır.

Hegel, “Tarihte Akıl”

"Nasıl oldu da mantık insan usunda ortaya çıktı? O, kesinlikle, özünde çok geniş olması gereken mantıkdışından çıktı. Bizimkinden değişik bir çıkarım yolu olan sayısız varlık yok oldu. Bunların hepsi için kendi yolları daha iyi olabilirdi. (…) Mantık için her türlü temeli yaratan, yalnızca benzer olanı eşit olarak ele alma yönündeki baskın eğilimdi. –Hiçbir şey eşit olmadığı için mantıksız bir eğilim-.

F. Nietzsche, “Şen Bilim”

B. Russell’ın (“Batı Felsefesi Tarihi-I”’nde) yazdığına göre Atina’ya felsefeyi getiren kişi olan (Aristoteles’in tabiriyle sarhoşlar arasında bir ayık gibi görünen) Anaksagoras, ilk neden olarak nous’a/akla müracaat eder: Canlılık ve cansızlık arasında akıl üzerinden bir ayrıma giden Anaksagoras’a göre dirimsellik akıl ilkesiyle ilgilidir: Doğa (fizik), nous ile aynı kaplama sahiptir. Yine ona göre tüm varoluş, akıl aracılığıyla vardır ve onunla hareket eder.

Bu kapsamda antik Yunan felsefesinin baskın isimlerinin Anaksagoras’a eleştirilerine rağmen tilmizleri olarak görülmeleri mümkün. Şayet Ksenophanes’in “hareket etmeyen hareket ettirici olarak Tanrı”ya atfettiği nous’u (Tanrı’nın şeyleri zihin kudretiyle yönetme ilkesi) ve Herakleitos’un Logos’u, nous’a indirgenmezse bütün rasyonel gelenek de onunla başlatılabilir. –Bunları hariçte tutmanın makul gerekleri mevcut: F. Peters’in (“Antik Yunan Felsefe Terimleri Sözlüğü”nde) ifade ettiği üzere Anaksagoras’ta hareketi başlatan nous, bir bilme ilkesinden ziyade kozmolojik bir ilkedir: “Anaksagoras’ın açık açık sunduğu şey, evrende aklî ve bu yüzden de amaçlı belli bir ilkenin varlığıdır”.

Nous’a ilişkin bu hatırlatma Hegel’in tin kavramının açıklığı için gerekli. Çünkü Hegel şöyle bir ilkeye dayanır: “Aklî olan gerçektir ve gerçek olan aklîdir”. Bu ifadenin basit karşılığı, Hegel’in idealist felsefesinin, düşünme ve Varlık arasında gözettiği koşutlukla ilgili: Varoluş ancak Mutlak İdea ile arasındaki diyalektik aracılığıyla “var”dır. Öyleyse, var olmak bir gerçeklik olarak aklî olmak zorundadır. (Anaksagoras’ın aklı, evrende işleyen yasa ile ilişkilendirmesi ve Hegel’in de varoluşu rastlantı değil ancak zorunlulukla açıklanabilecek görmesi, gerçek ile aklî olan arasında bir örtüşme var eder.) Hegel’in felsefesini dayandırdığı bu zemin, bir anlamda Platoncu kavram-şey düalitesini aşan (öyleymiş gibi görünmese de Hegel tarafından Kant’ın numen-fenomen ikiliğini de aştığı iddia edilen) yeni bir idealist gerçekçilik kodlamasıdır: Platon’un gerçekliği kavram’a/idea’ya atfedip (gerçek olmayan) görünüş dünyasını ondan soyut olarak ele almasına karşın Hegel, yüzünü Aristoteles’e çevirip aklî (düşünülebilir veya kavramsal ya da mantıksal) olan idea ile duyulabilir olan (tikel) şeyin birliğini gerçeklikte tanımlar: Gerçek, soyutlanmış bir idea veya görünüşe değil, ikisinin diyalektik ve mantıksal birliğine aittir.

8 Haziran 2017 Perşembe

Yo(ğu)rum Olarak Dünya

"Şimdi hareket ettirilen her şey, hareket eden bir şeyin içinde veya hareket ettirilen bir şey tarafından değil, duran veya bekleyen bir şeyde ve durup bekleyen bir şey tarafından hareket ettirilir. Çünkü onunla hareket ettirilebilmesi imkânsızdır.

Hermes Trismegustus, “Asclepius’a Evrensel Vaaz”

Bir teşbih değerinin alımlanmasının ötesinde bir şeyler bildiğine inanmak, bir tür teskin çabasının neticesi olsa gerek. Aksi hâlde bu kesinlik gerçekten de Dostoyevsky’nin Yeraltı Adamı’nın düşündüğü gibi bir küstahlıktan başka nedir ki?

Kendine karşı dürüstlüğü arada bir fırtınaya tutulduğunda da olsa üzerine giyinen her yüreğin sezeceği gibi istisnasız her şeyin gelip geçiciliğini sahiden kabul edip şeyleri ait oldukları yere, ıssız bir değersizlik çölünün göbeğine terk edebilmeyi göze almak, kesinliklerle inşâ edilmiş rahatlığı alt üst edecek, çökertecektir nihayet. Ama bu yıkım olsaydı şayet -bugün nankörce uydurulmuş doğa canavarından ziyade- onda esas rolü yine insan kapacaktı muhtemelen. Belki sadece akış hâlindeki bir daimî oluştan başka bir şey olmadığını kabul etseydi insan –bütün o; Varlık, Cevher, Öz denilenin bir teşbihler silsilesi veya isimler deryası olduğunu fikretseydi, olduğundan daha fazla saldırganlaşıp önüne çıkan her şeyi yok etme iradesine bulanıp yeryüzüyle açılma olanağı bulan çokluğu düzleştirip kendine, kendi çölündeki boşluğa dönüştürecekti. Ki bir anlamda kendi iradeleri dışında olup karşılarına çıkan her şeye saldıran ve insanların çoğunluğunu oluşturan güç, arzu, tatmin biriktiricilerinin dünyadan anladıkları da bu boş ama düzen fikrine de imkân veren kesinlik değil midir: Tarih dışında kendine hiçbir kök bulamadığı bir varoluş tasavvuru ile sağa sola savurup ayırt ettiği şeyleri müphem bir gelecek adına toplama, birleme kaygısı… Bu kaygının yalnızca geleceğe yatırım yapan modern özneyle değil, atalarının uzaydan yeryüzüne indirildiğini tasavvur ederek ahireti de geometrik bir öte mekân olarak algılayan bir yobazla da ilgisi açık. Belki nihilizm ile kavramlaştırılabilecek bu tip, tam da görmek istemediği şeyin, onu varoluş sahasına iten tarih dışı köklerin bir mamulü olduğunu hiç düşünemediği için bir mutlakiyet evreninde yaşar: Her şey durmaksızın aktığı için sanki avlandığı derede balıklar boş yere akıp gidiyorlarmış gibi telaşla ağlarını gerip fırlatır ve heybesine sürekli yeni cepler ekleyerek olabildiğince genişletip mutlak olan ben adına tüm öfkesiyle “yaşam mücadelesi”ne, büyük dâvâlara girişir, ona sorulmadan başlatılmış nice savaşlara taraf olur -kâh gündelik yaşam kulvarında dirsek temasını yitirmekten korktuğu rakiplerine kâh kendi mutlakiyetinden başka bir şey ifade etmeyen İblis isimli bir cine karşı. Oysa her şey akarken insan da akar -o akarken ne mülk ne de sevap sonsuzca “biriken” hazinelerdir. Bu biriktirme gayretinin adıdır zaten dünya da –o, ancak akış olmadığında vardır; birisi durup bir bent inşâ ettiğinde, akışa bir yön biçtiğinde birikir şeyler ve kurumlar yapılanır, dünya da düzen fikrinin göletinde vücut bulur.

Her şeyin böyle tam da düzene sokulmuş bir biçimde var olmasının bir algı sınırlılığı meselesi olduğunu söylemek tuhaf olmayacaktır. Hatta dünyanın ecüş bücüş olup olmadığını test edebilecek bir imkân da yok insanın elinde. Sadece belirli bir dalga boyunun göstergeleriyle sınırlı birkaç duyu var zihninde. Normal dediği, doğru dediği, hakikat dediği ne varsa hepsini karakterize eden bir algı, bir duyum çerçevesi… Başka ne? Gördükleri görmediklerinden, duydukları duymadıklarından sonsuz derecede küçük...

Bu yüzden “gayb” denilen de yalnızca aynı şeyin algı dışında kalan vechiyken, içinde tanrıların dedikodu yaptıkları ya da İblis’in Tanrı’ya laf yetiştirdiği bir öte âlem biçimini alır. Oysa bir şeyin “bâtın”ı da tıpkı zahiri gibi meydandadır -ama görene ve “sırr” diye bahsedilen de bir gizem değil fakat insanın sayesinde kendini seyredebildiği bir boya sadece…

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Medeniyet Bir Mittir

"Toplum içindeki iktidar, nihaî sosyalizasyon süreçlerini belirleme gücünü ve dolayısıyla gerçekliği üretme gücünü de içerir. Her hâlükârda, oldukça soyut sembolleştirmeler (yani, somut gündelik hayat tecrübesinden büyük oranda uzaklaşmış teoriler), empirik destekten ziyade sosyal destek tarafından onaylanırlar.

P. Berger ve T. Luckmann, “Gerçekliğin Sosyal İnşâsı”

Medeniyet, gelenek, toplum, insanlık gibi “büyük” kavramların modern döneme ait olmaları aydınlanmış olmakla ya da rasgele bir tercihle ilgili değildir. Bu tür kavramlar, kavram olmak bakımından modern felsefenin özne temelli epistemolojisinin, bir anlayış modelinin ürünüdürler: Felsefî anlamıyla kavramın işaret ettiği “tümel” ya da genelin, tikelden hareketle inşâ edildiği tümevarımcı yöntem ile öznel idealizmlerin sentezci bir yoğurumu olarak değerlendirilmeleri olanaklıdır. Zaten bütün bilimsellik iddialarının da içinde bulunduğu bu öznel tasnifçilik, bilhassa insan topluluklarını gruplandırma ve onlar üzerinden gruba bağlı olarak değişen yöntemler uygulama aracılığıyla bir sosyal bilimler uğraşı var edebilmiştir. Antropoloji ve sosyolojinin çalışma alanları için erken dönemlerde yapılan tanımlanma biçimlerinin etno-merkezci yöntemi de dikkate alınırsa, aynı dönemde ulus-devlet yapılanmalarına eşlik eden civilisation söyleminin de söylem döngüsüne dâhil olması tesadüf olarak görülemeyecektir: Bu söylemlerde medenîleşmek, ulus bilinciyle var olmak ile neredeyse özdeştir.

Civilisation kavramının XVIII. yüzyıl Fransa’sında, Ortaçağların hâkim dili Latincedeki “civil” sözcüğü üzerinden icadı, antik Yunan’a kadar giden bir tarih inşâsıyla ilgiliydi: Modern Avrupa, civil ile işâret edilen politik özneyi neredeyse tüm içeriğiyle benimsemiş olacaktı ki kentin dışında, Yunanca bilmeyenleri ifade eden “barbar”ı da modernleştirerek Avrupa-dışı’nı medenî olmama derecelerine göre ayırdı. Medeniyet de bu ayırma işleminin kendisinden başka bir şeye karşılık gelmemektedir. Yani medeniyet, bir bilme tarzının sıradan tasnifiyle üretilmiş bir nazariyeden ibarettir.

19 Mayıs 2017 Cuma

Kendini Bilen Tin: Hegel ve “Tarihte Akıl” İçin Bir Not

"Yalnızca bir ideal olarak kalmayan bu tanrısal ide’nin salt ışığı altında, dünyanın gidişinin çılgın bir şey olduğu yanılsaması ortadan kalkar. Felsefe tanrısal ide’nin içeriğini, gerçekliğini tanımak ve hor görülen gerçekliği savunmak ister. Çünkü tanrısal yapıtı algılamak usun işidir.
Bunun dışında gerçeklik denen şeyi felsefe kuşkuyla karşılar: bir şeyler görünmektedir; ama kendinde ve kendi için gerçekliği yoktur. Felaket ve olayların çılgın gidişi karşısında bir avuntu sözkonusu olabilir. Öte yandan avuntu, olmaması gereken bir kötülüğü olsa olsa unutturur. Avuntunun yeri sonlu şeylerin dünyasıdır. Oysa felsefe bir avuntu değildir: daha fazla bir şeydir; felsefe uzlaştırır; haksızlık gibi gözüken gerçekliği us düzeyine yükseltir; onun ide’de temellendiğini, usun bununla tatmin olduğunu gösterir. Çünkü us tanrısaldır. Usa temel olan içerik tanrısal ide’dir ve özü gereği Tanrı’nın planıdır."

Hegel, “Tarihte Akıl”

Hegel açısından “nesnel akıl”, modern dünyada olguların gözlemine ilişkin ileri sürülen “nesnellik/objektivizm” ile ilgili bir kavram olmayıp Tin'in kendini gerçekleştirmesinin biçimidir. –Tin'in belirlenimi öznel olanın açığa çıkışı demektir, öznel olan sonlu olmak yönünden bir ilkeden gelir ki bu ilke Tin'dir. Nesnellik bu anlamda Hegel için “dolayımsızlık” demektir –ki bu, ancak mutlak olan Tin için geçerli bir nitelik. Tin, özneler aracılığıyla kendi dolayımsızlığını aşarak kendini gerçekleştirir. Onun dolayımsız olan doğası aynı zamanda onun nesnelliğini gösterir.

Örneğin insana dair olarak “biz sonluyuz” ifadesi ile nesnelliği insan öznesinden ayrı saydığı görülür: “Biz bir nesneye sahip olmamızdan dolayı sonluyuz. Benim sonum neresiyse, nesnenin başladığı yer orasıdır” (“Din Felsefesi Dersleri”). Nesneyi bilgi nesnesi, yani öznenin bildiği şey olarak tanımlarsak insan ile nesne arasında bir sınır söz konusudur; bilinen şey bilenden ayrılmıştır. Oysa Tin’in, mutlak olması bakımından bilmesinde, bildiği şey ile kendi varlığı arasında bir farklılık bulunmaz. Yani Tin’in bilmesi, kendini bilme olacağı için onun nesnesi de sadece kendisidir. Tin, kendini dolayımsız olarak bilir. Nesnelliğin koşulu da bu dolayımsızlıkta yatar. (Burada Husserl hatırlanırsa; insanın bilmesi her halükârda “bir şey olarak” bilme olduğu için, insan ancak dolayımlı olarak, bir şeyi en azından varlık olarak bilmek gibi bir sınırlılık içindedir. Husserl’in fenomenolojik indirgemesinin “transandantal” yönü bu kapsamda anlaşılabilir: Fenomenolojik indirgeme, başta psikolojik olan olmak üzere verili olanın bilgisini aşmak ve nesneyi kavram olarak kendinde bilme yöntemidir –ennihaye bu, Hegel ile aynı idealist düzlemde buluşmaları yönünden “müşterek” bir tutumdur, yani nesneyi kavrama indirgeme.)

Öz olarak denilebilir ki Tin’in bilmesinin nesnelliği, onun kendi dolayımsızlığıyla ilgili olduğu için gerçek bir nesnelliktir. Der ki Hegel, “Tin özünde kendi etkinliğinin sonucudur: etkinliği, dolaysızlığı aşmak, yadsımak ve kendine dönmektir. Tin özgürdür: dünya-tini, dünya-tarihinde kendi özünü gerçekleştirmeye, üstün olduğu noktaya varmaya çabalar. Eylemi kendini bilip tanımaktır; bu da bir solukta olmaz, basamak basamak gerçekleşir” (“Tarihte Akıl”).

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Nocturnal Animals: Gece Okuru, Metin ve Mimesis

“…mutato nomine, de te fabula narratur.”

Horatius

Bir şeyi anlamlı kılan, o şeyin kendi özellikleri değildir hiçbir zaman ya da özellik, söylenildiği kadar özsel bir şey değildir. Anlam imal eden beşer denilenin de bir yankı olduğu için herhangi bir özelliği yoktur fezanın sonsuz titreşimi içinde –başlar ve biter nota kâğıdının bir yerinde: en düşük frekanslı gürültü patırtı en hayırlı olanıdır, sesi en az duyulanıdır doğruya en yakını. Anlamı var eden, bir şeye bir göz ile bakmaktır, onu görme tarzıdır: Çocuksu bir masumiyet ile aranana tanrısal inayet denilir mesela, şayet eldeki masumiyetin feneriyse ancak o vakit Tanrı bir İyi Olan diye anlamlanır. Erkekten korunabilen bir rahimden doğabildiği gibi İyi Olan’ın, erkeksi zayıflık da güvenlik kaygısıyla göğsünü yumruklayan bir erkeğe kendini satan primat dişiliğin gözünde ortaya çıkabilir -Nuh'un gemiye yüklediği gen diziliminden sarkan bir gece hayvanının korku dolu gözlerinden etrafa saçılan şiddettir çünkü içinde raks ettiği sürüyü de güce taptıran. Öyle ya, bakarak olur insan –Tanrı’ya ya da maymuna ve çıplak olduğu için gerçek, bakarak giydirilir anlam…

* * *

Bir metnin ne olduğu üzerine tefekkürle, bütünlüğün bir nesne olarak alındığında kişinin ondan kopacak olması gibi metin kavramının da daha en başından yazıdan ayrıştığı görülür: Yazı, metin üretme yollarından birisiyse de tek yol değildir. Okuma eğilimine sahip birisi için her şeyin bir metin olarak anlam kazanması mümkündür. Okumayı bilmek yeterli olduğunda en ucuz okuyucunun kitap okuyucusu olduğu da söylenebilecektir –boş ve gereksiz bir okuma biçimidir nihayet şayet ondan işâretler aracılığıyla bir aktarım, emip beslenme umuluyorsa. Okuma, insanın yüzündeki veya bedenindeki hareketleri okumaktan karanlığı anlamlı kılan yıldız yorumculuğuna, tabiatı gözlemleyerek mevsimleri tasnif etmekten bir mürekkep diye bilinen denizlerin koyuluklarına dalmaya kadar birçok biçime bürünebilir. Şu hâlde okumanın bu genişliği içerisinde söylenirse metin kavramının da her şeyi kuşatıcı bir nesnelliğe sahip oluşunu temin eden -bütünlükle kişi arasındaki- bağıntı da açıklık kazanır: Her şey okunabiliyorsa ve her şeyi okuyarak anlayabiliyorsa insan, her şey metin olarak var demektir.

Bir metni okuma eylemi rastgele bir şey değildir. Çünkü bir metni okumak insanın sadece kendinden başlayacağı bir belirlenim içinde olasıdır: Bir rüyayı görmenin anlamına ancak rüyayı görenin -ve yani rüyacı denilen musavvirin- tasavvur âleminden hareketle erişilebileceği gibi bir metni okumak da ancak okuyanın tasavvur âlemi ile belirlenmiştir. Aristoteles’in şeyleri Tanrı’nın tasavvurunun nesnelerinden ibaret belirlenimler olarak nitelemesi hatırlanırsa, okuyanın okuduğu metinde karşılaştığı nesnelerin de ona mahsus birer ilmî suret oldukları daha açık olacaktır: Şeylerin büyük planda Tanrı’nın (Büyük Rüyacı ya da el-Musavvir) tasavvurunda değer kazanmaları gibi aynı zamanda küçük planda da insanın tasavvurunda bir karşılıkları mevcuttur: İnsan, dünyasını bunlarla örerken onları büyük bir metnin parçaları olarak bir yerlere yerleştirir ve böylece her şey de ancak bir konum itibariyle değer ile yüklenir. Değerin bir değeri yoktur bu sebepten, anlamın bir anlamının olmaması gibi; el-Musavvir’in değerine özdeş olmadıkça bireysel bir pranga olarak kişiyi zincirlediği bir sistemle bütünleşik tutar en fazla –değerler, köleliğin ifadeleridir ama köleliğin de dereceleri vardır. Neticede okuyan, okuma eylemi ile gördüğü metni o şekilde okumuş olmakla kendini metne bağımlı kılmış olmaktadır.

28 Nisan 2017 Cuma

Gece Yürüyüşü ve Bahar: “Dante Gibi Ortasında Ömrün”

"Bellek kitabımın, öncesinde pek az şeyin okunabildiği o bölümünde şöyle bir başlık var: Incipit vita nova –Yeni hayat başlıyor."

Dante, “Yeni Hayat”

Yeni bir hayattan söz edildiğinde hep başkaları olarak var kalmış bir çift kulak dikkat kesilir ki öğrensin değişecek koşulları ve kurtarıcı amelleri. Ne var ki yine bir başkası olarak kalmayı sürdürür kurtarıcı fiillerin yanıltıcı izlerini sürenler –her çiçeğin bir mevsimi vardır ve her nefsin de bir yolu vardır öyle ya; onu o olarak yontacak kavisleri, engebesi, engelleri –kendi Cehennemine götürmek üzere özene bezene sırtlanılmış –adına yaşamak denilen- kendine ait bir eşek yükü odunu vardır herkesin. Yeni Hayat, mevcut olanı düzeltivererek hâlledilecek yeni koşullarla ilgili değildir; yeni hayat, kendi olmanın ne demek olduğunun tahkikatıdır; el yordamıyla, düşe kalka, döküle saçıla “ben” denilen karanlığa dalmanın adıdır. Yani Yeni Hayat, bir uyanıştır.

Guéon’un aktardığına göre İbn Arâbî’nin Cehennem, Cennet ve Yeryüzü Cenneti’nin doruğunda bulunan A’raf’a ilişkin yazdığı birçok teferruata aynıyla başvuran Dante’nin Komedya’sına konu olan seyahati bir gece yürüyüşüdür mesela: Cehennem’den gelir, Cennet’e gider yolcu. Herakleitos’un çemberini tamamlayan ateşinin yargısı, şairin otuz beş yaşında yaptığı bu seyrin Varlık çemberini tecrübe etmesi hakkında olduğunu hatırlatır: Başlangıçta her yer karanlıktır ama bu, evrenin ışıksız olduğu anlamına gelmez, her yer karanlıktır çünkü kördür yolcu ve karanlık suların üzerinde dalgalanan Ruh birdenbire, “fiat lux” der; dil çözülür, ilk kıvılcım düşer toprağa ve tohum çiçeğe döner…

Gece yürüyüşü, cehaletin ıssız karanlığından erdemliliğe doğru uzanma dirayetidir; kör olarak uyanmamak için kör olarak ölmeme azmidir. Erdemliliğin ölçüsü olan vasatî yolun güzergâhında üç durak bulunur: Cehennem, A’raf ve Cennet. -Seyir bu yol üzeredir her ân. Her biri, ontolojik yanılgının bir katmanına tekabül eden üç felek, üç daire, üç deveran…

Bir gölgeye tutunulup asıldan ayrı düşüldüğü için oluşun kendisi bir Cehennem’dir ya da denildiği gibi ademoğlu için, “Dünyanız Cehennem’dedir.” Yani Cehennem “kötü bir dönüş yeri” olmazdan önce iyi bir başlangıcın koşullarını içerir; amenna: Cehennem rahmettir! İnsan, kendisiyle özdeşleştirdiği ama kendine ait olmayan ne varsa onun vesilesiyle kurtulur: Yanıcı, parçalanabilir ve tükenici olmayan kendini, içine girdiği ve çaresiz bir hayvan gibi sıkışıp kaldığı kaplar tutuştukça azat edilmiş bulur ve böylece kurtulur kendi olmayan her kalıptan.

18 Nisan 2017 Salı

Gürültü ve Gureba

"Ve eğer bir gün namusluluğumuz bıkkınlık verecekse ve iç geçirip teslim alacaksa, çok zor bulacaksa bizi; daha iyi, daha kolay, daha müşfik şeyler isteyecekse -tıpkı kabul edilen kötülük gibi: Koruyalım sertliğimizi, biz son stoacılar!

F. Nietzsche, “İyinin ve Kötünün Ötesinde”

İyilikten, iyi olmaktan, doğruluktan ya da –madem yalanın bini bir para- kötü bulunan ne varsa çürümüş nefslerin ağzından tüten, hepsini silip süpüren hayrlardan ve en yüce hasenetten bahsetse bile işitilen her ses, kulağın bulunduğu yerdeki –bugünlerde toplum dedikleri- tekinsiz boşlukta Söz’ün yankılanmasından ibarettir. Yankıdır duyulanların hepsi, çünkü sesin aslı Söz’dür ve o biriciktir –tekrarı olmaz, kaydedilemez, nakledilemez; okunamaz, hissedilemez, işitilemezdir; onu ciltleyip, dondurup muhafaza edebileceklerini zannedenlerin gürültüsüdür ondan arta kalan –Söz diye bahsedilen.

İstisnasız her ifade, dil denilen rahme bitişik bir süzgeçten geçip erişir kulağa: Söz kaosun ötesinden gelir ve kozmosa dönüşür dil ile –dil onu farklı sûretlerde doğurur. İnsan denilen, seslerden mürekkep bir vehim artığıdır bu yüzden; boşluğunu kabul etmeyip yankılanan gürültüyü kişilik sayar. Kendini bu gürültünün sürekliliğine adayarak Söz’ün arı duru hâlini yitirdiği için Söz ile iletilenin, dilindeki süzgeçten geçip başkalaştığını kavrayamaz.

Bu tekinsiz gürültü kirliliğinde Söz’den artan yorum kırıntılarını değil de onun kendisini sahiden merak edenlerin –o, semânın yedi katı ile arzın da bir o kadarı arasından akan hükmün buz gibi tenine dokunup her türlü ateşten berî olmak isteyenlerin, kalabalığın değer dediği gürültülerden arınmak istemeleri bundandır –bundandır, Bilgi Ağacı’nda diğerleri arasında daldan dala atlamaktan vazgeçmeleri…

Onlar artık ağaçtan toprağa inmiş –ki bu yüzden gurbettedirler- ve iki ayakları üzerinde arzda dikleşmişlerdir. Yani bu yatay dünya için oldukça gariptirler. Gariptirler, kuru bir rüzgârın insafına kalmış kabuklarını hariçte tutup hiçbir “biz”in içinde kendisi olarak yer almama neşelerinden dolayı. Mesela şöyledir gariplikleri: arzda yürürken damarlarındaki kana karışan toprağı aşkla hissederler, titrerler; ona karışıp onda yok olmaya her daim hazırdırlar, ölüme yakındırlar ama Bilgi Ağacı’nın dalları arasında gezinen akrabalarına ve onların koşuşturmacalarına uzaktırlar –onca kaçmalarına rağmen hiçbirinin herhangi bir yöne doğru koştuğu görülmemiştir; hangi dal daha yeşildir, hangisinde meyve boldur, hangisiyle diğer dallar eğilir, kırılır… bilmezler; çünkü bilmek istemezler; toprakta biter rızıkları; bir tek şey isterler, Bilgi Ağacı’ndan -ancak çöllere dağılsın için- tohumları.

Garipler bu-dünya’dan bir yolcu gibi geçmek fikrindedirler. Dâvâlar ve kavgaların kan dökücü faillerinden hiçbir şey tevarüs etmemiş olmaklıklarıyla ne yerleşme, ne kök salma, ne sahip olma ne de hükmetme istekleri vardır. Bitimsiz gevezeliğin yapıtaşının bilgi denilen gürültü olduğunu fehmettiklerinden bilmemeyi severler. Garipler, fakirdirler de; altın hesabı değil; isteği, istemeyi sevmezler; fakirlikleri dışarıda değil, içeride görülür; görünmezler. Bu yüzden ağaçta daldan dala gezenler onların fakirliklerini göremezler; bilmezler, çünkü bilmek istemezler.

Gurebanın felsefî bir tarihi de vardır. Yalnızca stoacı erdemin soyutluğuyla değil, azınlıklara da kalabalıklar kadar yabancı olan müstesna varoluşlarıyla müşahhastırlar kuyudatta: Fârâbî, Platon’dan hareketle fasık kavimde fâziletle yaşamak isteyenlere “gureba” der mesela; aklında muhtemelen Sokrates’in Kent’e ve Kent surlarında bir tuğla olmak için yanıp tutuşanlara yönelttiği mütebessim efkârı vardır. Ama onun gibilerin göğünde bir yıldızdan fazlası olacağından, diğerlerinin bilmediklerini bildiği hâlde dağlara kaçmayanlar da vardır aklında -bu-dünya’nın bir köprü olduğunu görebildiği için, değil imar ya da tamir etmek, herhangi bir taşın üzerine bir taş dahi koymaktan imtina eden…

Gureba, gurbette olduğu için rahat edemeyendir. Dinmeyen bir rahatsızlık içinde debelenir. Yaralanır, kanar, kaşınır, acı çeker; tek coşkusu ıstırabıdır. Ama bilir bu rahatsızlık sayesinde huzur bulduğunu; eşyanın, düzenlerin, hesapların arasında, küllî bir boşluğun anlamsız ve cüz’î bir yankısı gibi birbirinin aynı olan insanların yollarından saptıkça sükûn bulur. Ayrı düşmek ferahlıktır daima. Ne kadar hüküm verilmişse o kadar inkâr içinde yaşar. Yabancıdır o ya da yabandan gelendir; barbardır o ya da uygar olmayandır…

Soluksuz kaçar yapılardan, müesseselerden.

Bir barbar, nasıl nefes alabilir duvarlarında tanrı suretlerinden müteşekkil tarihin aktığı, göğünden aşağı yalnızca şeytanın baktığı bir Kent’te –toprağa ve arı suya yer bırakılmamış, ateşi ve rüzgârı yasaklamış…

Yalnızca durmaksızın zehir kusan fabrikaların; her yeri muhterislerin aklındaki dört köşeye uydurmak için bir oraya bir buraya gidip gelen iş makinalarının; içinde etin ve budun konservelendiği, sağa sola sürekli telaşla akan arabaların; sirenlerin, ders zillerinin, daktiloların, hatiplerin, vaizlerin, öğreticilerin, koroların gürültüsü değildir onun kaçtığı… Bunların hepsi başka bir gürültünün yankısından müteşekkildir. Bunca beter gürültü, esasen zihinlerdekinin doğal bir yolla dışarı çıkmasından ibarettir –bir dalın sürgün vermesi gibi. İnsana kozmosu sunacak olan Söz’ün hâtırası yerine, dimağa doldurulmuş malumat yüzünden boşalan kaosun gürültüsüdür kentlerde çalkalanan.

Gurebanın yolu hep çöle çıkar bu sebepten. Onlar kendilerindeki yankıdan kaçarlar. Ellerinde tohumlarla sessizliğin tarlasını ararlar.

Değil mi ki sessizlik Söz’ün metafizik aslı ve onun ardındaki ilke? Değilse ne: Söz, sessizliğin zahiridir ve tenezzül edip insana inmiştir ama sonra geri çekilmiştir ve geriye yankısı ve yankısında çalkalanan bir gürültü kalmıştır: Kentleri ve kentlerin surlarını, insan denilen yankıyı; kanaati ve duygusuyla, onun uygar dünyasının her ayrıntısını biçimlendiren gürültü, bu sessizlikten kaçıştır. Sessizlikten, yani çöldeki o biricik kuyudan ya da yedi kat semada cennet denilen ahvalden kaçış…

"Arınan kurtulmuştur.


A’lâ,14.


Sahiden kurtulmuştur arınan, gürültüden ve gürültüyle mamur bu-dünya’dan…

11 Nisan 2017 Salı

Dünyevî Aklın Buhranı

"Ölümlü gözlerle akla bakmak ve yeterince anlamak için yanıt ararken, Güneş’e bakar gibi öğle zamanı gece karanlığı yaratmayalım...

Platon, Yasalar

Türkçeye Arapçadan giren akıl kelimesi etimolojik köken itibariyle (ukla) dizginlemek/denetim anlamından türer. Yakın bir semantik ağ içerisinde Avrupa dillerine de geçtiği Latincedeki ratio kökünde bulunan hesaplama/oranlama ve tabiî bunun amacı olarak denetim anlamı esastır. Bu esas üzerinden dile getirirsek bir meleke olarak aklın çalışma prensibinin şeyler üzerindeki kontrolün kaynağı olarak (kıyas, hesap, oran, ölçü için gerekli) nedensellik bağını kurmakla ilişkili olması maddî yönüyle ilgilidir. Aklîleştirme yönelimi içerisinde olmaması itibariyle ve kendini aşkın bir ilkeye bağlaması anlamında "ilkel" diye anılan insanın aksine modern insan, bağımsızlaşma gücünü doğayı nedensellik düzlemi içinde kavrama yetisinden almaktadır. Aşkınlıktan kopuşla hâkimiyet kazanan akıl, doğada bulduğu mekanizmi çözümlediği oranda kendi kurallarını koymaya ve böylece tüm varoluşa hükmederek onu denetim altına almaya çalışmaktadır.

Geleneksel öğretilerin uyum ve ahenk söylemlerinin aksine modern insanın her şeyi kontrol altında tutma çabasının altında yatan tüm motivasyon da özetle aklın söz konusu yönelimiyle ilgilidir. Bu yönden modern kabulün aksine aklın özgürleştirici değil, bilakis bilinci hapsedici olduğu söylenebilecektir. Akıl tarafından kurulan nedensellik ağı son aşamada ahenk fikrinden uzak bir şekilde öncelenen değerler etrafında bir düzen fikrine müracaat etmek durumundadır. İnsan tarafından nihaî bir amaç olarak kurgulanan düzen, onun temsil ettiği bütündeki tüm parçaları buna göre organize etme zorunluluğuna mahkûmdur: Bu mahkûmiyet, insanın akıl vasıtasıyla neden özgür olamayacağına bir cevap verdiği gibi, insan olmanın anlamının akla indirgenmesiyle beraber neden durmaksızın bilgi üretilmeye başlandığı sorusunun da cevabını işaret eder. Post-endüstriyel dönem diye de anılan ve bazı düşünürlerce bilgi toplumundan söz edilen günümüz açısından şu söylenebilir: Bilgi olmaksızın denetimin imkânı yoktur ve bu gerçek, modern insanı daimi bilgi üretimine sevk etmektedir.

Bir anomali olarak ortaya çıkan modern dünyayı “az çok bütünüyle bilebildiklerimiz içinde tamamen maddi yönde gelişmiş tek uygarlık ” diye niteler Guénon. Onun taşıyıcısı olarak Avrupa'da beliren ve dünyaya yayılan uygarlık biçimi, şeyleri onların hiçbir aşkın bağı yokmuş gibi kavrarken her gün yeniden tecrübe edilmektedir ki insana da sadece maddî dünya için bir değer taşıyormuş gibi yaklaşır. Bu anlayışın doğal sonucu olarak baskınlığı giderek artan ve yaygınlaşan tüketim kültürü, insanların maddeye ve eşyaya bağımlılığı vasıtasıyla yoğun bir dünyevîleşme biçiminde zuhûr eder: Hayatın her ânını ve sahasını işgâl eden modernlik; giyim-kuşamdan yaşam tarzına, yeme-içme alışkanlıklarından topyekun tüketime, düşünceden hissedişe, bireysel varoluştan sosyal bütünlüğe, ahlâktan dine uzanan bir yelpazede geçerli tek bir değerler silsilesini hâkim kılmak istikametindedir. Bu değerler, maddesel olmayanın tamamen reddedilmesiyle biçimlenmekte, iktisaden liberal paradigmayla bağlantılı olarak farklılaşma, bireyselleşme ve çeşitlilik adı altında ortaya konulan tuhaf bir tektipleşmeyle karakterize olmaktadır. Uygarlıkların genişlemesine bağlı olarak tarih boyunca yeşeren kültürel çeşitliliğin aksine tüm hayatın standartlaşma eğilimine sürüklendiği modern dönemde, dünyanın iki ucundaki insanlar aynı şekilde giyinip aynı yemeği yemekte, onlarla beraber şehirler de sanki insanlarla beraber inançları, ahlâkları, kültürleri ve dünyaya yükledikleri anlamlar aynıymış gibi şekil alıp, yollarını aynı istikamete tevcih etmekteler.


Bu çalışmada, zihin dünyamızın tersyüz edilmişliğinin ürünleri aracılığıyla ne olduğunu anlayabildiğimiz modernlik tecrübesinin kurucu temeli olan akılsallığı göstermek amaçlanmaktadır. Bu yapılırken modern dünyanın varoluşunu yalnızca dinsellikten uzaklaşmayla veya kültürel modernleşmeyle sınırlamayıp bu uzaklaşmanın anlamının daha geniş bir perspektifte gösterilmesine gayret edilmektedir.

Kültürün zihin için ancak bir gösterge değeri taşıdığı, fakat modernleşmenin de kültür dolayımında hayat bulan bir dönüşüm süreci olduğu söylenebilir. Bu açıdan modernleşme; kapitalizmden, endüstriyalizmden ve demokrasiden bağımsız değerlendirilmesi mümkün olmayan bütüncül bir zihniyet farklılaşması olarak tezahür etmiştir. Bilginin insan aklı kaynaklı tanımlanması ve evrenin açıklanmasında dinin sunduğu anlam ve değerlerin yadsınması, dünyayı yalnızca kültürel ve ahlâkî bir sapmaya değil; Geleneksel dünyada bir bütün olarak kavranan tabiat, birey, aile, toplumsal durum, siyaset, ekonomi, sanat gibi unsur ve kurumları insan aklının hesapçılığından ve faydacılığından ötesini göremeyen bir bakışa mahkûm etti. Bu bakış, insanı ve anlamını dünya yaşamını merkeze alma zaafıyla tarihsel yönden Rönesans’tan itibaren baskın bir güç olarak ortaya çıkmış bulunan “Dünyevî Akıl” diye adlandırdığımız bir akletme modelinin sonucudur.

Bu zihin modelinin öncelikle felsefe ve özellikle epistemoloji alanında, sonrasında da bu temele bağlı olarak dinî, sanatsal, kültürel, ekonomik ve siyasî alanlarda ortaya çıkardığı sapma ve tahrifatı görünür kılması ve böylece Geleneği yeniden düşünebilme olanağı sunması, bu kitabın nihaî maksadını oluşturmaktadır.

29 Mart 2017 Çarşamba

Balığın Karnındaki Özne Hakkında

"Dönme hareketi ‘Kutub’un etrafındadır, ondan ayrılmaz. Hâlbuki merkezden uzağa giden, bir tarafa meyleder. O maksattan uzaklaşmıştır. Hayale kapılan kendi hayalindeki şeyi arar. Onun gayesi o hayale varmaktır. Onun için başlangıç ve son ve ikisi arasındaki mesafe vardır. Kutub etrafında dönenlere gelince, bunlar için bir başlangıç noktası yoktur ki bir iptida lazım gelsin; bir gaye de yoktur ki onun üzerine bir intiha hükmetsin."

İbn Arâbî, “Fusûsu’l Hikem”

Suyun hayâlî kudreti yerine içine girdiği mecrada ona eğimlerin kazandırdığı akışa benzer olarak –ki bu niyetle/başlangıçla ilgilidir, idrakin de soyutlama eğilimine bağlı biçimde bir anlama doğru akışından haberdar olanlar için her şeyin bir imge olarak arz-ı endam edişi meçhul değil. Eksik tasavvur ya da tam tasavvur nesnesi olarak imgelerinse bir açıklamaya ihtiyaçları olmadığı gibi hiçbir suretle gizemle ilgilerinin de olmadığı, sadece bir başka imgeye doğru yeni bir seferin taşıyıcısı ve yani bir başka eğim oluşları da… İdrak, derece derecedir nihayet. Her derece eğimden ileri gelen şiddete tâbidir ve her idrak, dalganın merkeze olan mesafesi gibi kendine has bir dereceye karşılık gelir. Bu yüzden her ifade de her derecede farklı bir anlama sürükler onu. –Orada kalmak mübah olsaydı, farklı bir anlam yerine yanlış bir anlamda istikrar kazanılacaktı, neyse ki her şey yeni... Bir imge olarak ya da suyu sürükleyen bir dalga olarak tufandan söz edilmesinin, her ifade edende bir sel baskını tasavvuru üretmemesi gerekir. –Ki üretmez de ama öyleymiş gibi hareket edilir. Başka bir derece veya eğim için o tufanın terkibindeki elementlerin –diyelim ki suyun ve onunla taşınanların, çiftlerin ve tekin- bugüne nispetle bir değeri de vardır. Yani bugünün sahiline de çarpan aynı deryadır neticede. Mesela şu anda koca koca dağları sürükleyip taşıyan ve onları olmamaları gereken yerlerde resmeden malumat selleri –bir deryanın sığdırılıverildiği zannedilen kovalardan taşan vehimleri, daha şiddetlisine hazır olmanın gerektiği bir tufanın alâmeti değil midir?

Öyleyse söz hakikaten çok ağırdır ve dağı eritir. Fakat ne mutlu insan olana ki o gayet zalimdir ve sözün ağırlığını anlamak için bir taşı vesile kılmaya meyyaldir…

* * *

İmdi, insana ait kayboluş olarak deryanın ıssızlığında kalmak için ne denir? Üstelik bu kayboluş, hudutları ve mevkii hakkında hiçbir şeyin bilinmediği bir yutuşla çerçevelenmişse…

Bir açıklama gayreti değil de bugünün sahilinde -dalgaların doğası gereği ayak izlerinin sürekli silinmesi sebebiyle- arkada hiç kimseye bir iz ya da imge bırakmayacak olmanın rahatlığıyla yeni bir yürüyüş yapabilmek için en açık olanla bir adım atılsa şöyle denilir: Balığın Karnındaki’nin belâsı ile Şehit’in belâsının bize ulaşan görünümleri itibariyle aynı veya yakın olduğunu biliyoruz: Konusu, “Büyük Öteki’ye erişememek” olandır bu.