2 Mayıs 2018 Çarşamba

Bilim Felsefesine Yaklaşımlar-II: Kuhn, Lakatos, Feyerabend ve Antibilim

Uylaşımcı/conventionalist düşünce, bilimsel rasyonalitenin farklı dönemlerde değişmeyeceğini ileri süren mantıksal pozitivist düşünce ile eleştirel akılcılığa karşı bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştır. Uylaşımcılık, bilimsel hipotezlerin insan zihninin yaratımlarına bağlı olarak ortaya çıkan tanımlamalar olduğu görüşüdür. Deneyimin insan zihninin süzgecinden geçerek bilgiye dönüştüğü fikrine bağlı olarak olgulara ilişkin duruma zihin tarafından bir çerçeve çizildiği merkeze alınmaktadır.

Böyle olduğu için de bilimsel teoriler, insanlar arası ilişkilerde karşılıklı onayla kendini üreten bir kavrayışın ürünü olarak evreni açıklamakta doğru ya da yanlış değildirler, fakat bunun için ya elverişli, uygun ya da değildirler. Teorik sistemler gerçekliği açıklamada başvurulan birer açıklama biçimi/modeli olarak zaman içinde değişirlerken bilime ait bilgi kümesi değişmeden kalmaktadır. Ancak her yeni ve elverişli olan açıklama söz konusu bilgi kümesini yeniden tanımlar ve bilim de böylece daha elverişli bir açıklamaya doğru yol izler.

Thomas S. Kuhn ve Paradigma Kavramı

Kuhn, Poincaré’in “değişmeyen bilgi kümesi olarak bilim” anlayışını ileri taşıyarak bilimde esas olanın süreklilik değil, paradigmalar arası geçişle ortaya çıkan bilimsel devrimler olduğunu ileri sürer. Onunla beraber sonrasında bu geleneği takip edecek olan Feyerabend, Lakatos, Toulmin gibi isimlerle anılacak uylaşımcı ilkeler şunlardır:

1. Bilim adamları bilimsel etkinliği paradigmalarla sürdürürler.

2. Paradigmalar birbiriyle kıyaslanamayacak farklı standartlara sahiptirler.

3. Bilimsel bilgi birikimsel değil, devrimseldir.

4. Paradigma değişimi ani bir algı değişimi anlamına gelir.

Kuhn paradigma kavramını çok farklı anlamlara karşılık gelecek şekilde kullanmışsa da öz olarak paradigmadan kastının, bir bilim dalının kavram ve faaliyetlerini düzenleyen ve bunları kendi sistematiği içerisinde tutarlı hâle getiren teorik varsayımlar, çözümleme yöntemlerini içeren standart örgütleyici ilkeler olduğunu söylemek mümkündür. Paradigmalar, Normal Bilim dönemlerinde ilke ve araştırma konularını belirleyici rol oynarlarken paradigmaların geçersiz hale gelmesine yol açan yeni sonuçlar, Bilimsel Devrim’e sebep olmakta ve böylece hem bilimsel etkinliğin ilkeleri hem de araştırma konuları değişmektedir.


28 Nisan 2018 Cumartesi

Bilim Felsefesine Yaklaşımlar-I: Viyana Çevresi, Popper ve Wittgenstein

Bilimsel bilgiyi, onun koşul ve imkânlarını, bilimsel bilginin nesneleri ile bilimsel yöntemi araştıran bilim felsefesinin amacı; bir bilgi türü olarak bilimsel bilginin oluşturulması ve sınanmasına dair tutum ve yöntemleri, felsefenin anlam çerçevesi içerisinde bütünlüklü ve sistemli bir şekilde ele almaktır denilebilir. Antik dönemde felsefî araştırmanın ortaya çıkışı ile doğa araştırması arasında kurulan ilgi üzerinden ifade edilirse bilim felsefesinin felsefî sorgulama ve yönelimler için hâkim bir unsur olarak değerlendirilmesi mümkündür. Modern dönemde bilimin insan hayatı üzerindeki güç ve denetim kabiliyeti de dikkate alındığında bilimsel bilginin arka planı ya da bilimin kendisinden bir sonuç olarak hâsıl olduğu bilim felsefesinin önemi görünür hâle gelebilecektir.

Ömer Demir’in “Bilim Felsefesi” isimli çalışması, modern bir olgu olarak bilimselliğin temellendirildiği felsefî eğilim ve yöntemleri derlemektedir. Bilimsel bilgiye ilişkin eleştirel bir giriş ile bilimsel düşünceye yön vermiş belli başlı felsefeleri ve düşünürleri ele alan çalışmanın en sonunda da modern bilime ilişkin sorgulayıcı ya da ona karşıt söylemlere de yer verilmiştir. Burada onun çalışmasının ana hatlarına değinilecektir.

Demir’in bilhassa bilimsel bilgiye ilişkin olarak onun değişebilirliğine dair eleştirisi üzerinde biçimlenen, bilimsel bilginin meşruiyeti sorunu mühimdir. Nihayetinde yapılan yeni keşif ve bulgular aracılığıyla şeylerin tabi oldukları düzenlilikleri belirleme amacıyla geliştirilen ölçütlerdeki farklılaşmalar, bilimsel bilgiyi güvenilir olmaktan uzaklaştırabilmektedir. Bilimde sabit ölçütlerin olmaması nedeniyle bilim, “bilim adamlarının bilim dediği şey” olarak tanımlanmaktadır. Bu durumun bir uygarlık meselesi olduğuna değinen Demir,  Hüsamettin Arslan’ın epistemik statüko üzerinden geliştirdiği eleştirisine yakın bir biçimde mevcut modern Batı uygarlığının insan zihinlerindeki bilişsel ve anlamsal kategorileri belirleme gücü nedeniyle bilimin sorgulanmasının da uygarlık içinde yapılamayacağını, ancak ilgili kitap aracılığıyla bir farkındalık sağlamanın amaçlandığını da ifade etmektedir.

Mantıksal Pozitivizm

Bir dönem için bilim, mantıksal pozitivizmin belirleyiciliğine göre anlamlıydı. Mantıksal pozitivist geleneğin felsefî dayanakları ve yöntemleri yanı sıra özel olarak da doğrulanabilirlik bilimin ne olduğunun sınırını çizmekteydi. Doğrulanabilirlik ilkesine göre, bilginin, kanıtlanabilen ve bu vesileyle gerekçelendirilmiş olarak ortaya konulan önermeler içermesi zorunludur. Kanıtlamanın kendisinin de kabul edilebilir bir dayanağının bulunması gerekmektedir. Buna göre sağlam ve güvenilir bilginin edinilmesi ancak doğrulama ile mümkündür. Bilgiye ilişkin kanıtlamanın geçerliliği konusunda iki temel yaklaşım mevcuttur: Birincisi, güvenilir bilginin aklî çıkarımlar yoluyla elde edilebileceği düşüncesi olan akılcılığın kendi kuralları içerisinde yapacağı kanıtlamalardır. İkincisi de bilginin ancak deneyim vasıtasıyla elde edilebileceği fikrine bağlı olarak gelişen deneyciliğin gözlem ve deneye dayalı kanıtlamalarıdır.

Viyana Çevresi filozoflarınca geliştirilen mantıksal pozitivist felsefe, doğrulanabilirlik ilkesini benimser. Viyana Çevresi olarak anılan grubun temel amacı; farklı disiplinlere ayrılmaksızın tüm disiplinleri içinde toplayan tek bir bilimin kurulması ve bu bilimde mantıksal çözümleme yönteminin kullanılmasıdır. Bilgiyi, bilimsel bilgi ve bilimsel olmayan bilgi olarak ikiye ayıran mantıksal pozitivistler, metafizik sorunları aşarak onlarla uğraşmak yerine ampirik bilim yoluyla kavram, önerme ve olguları açıklığa kavuşturmak ister. Mantıksal pozitivistler, gözlem ve deney yoluyla edinilen bilgilerle oluşturulan genellemeleri sınamak amacıyla doğrulanabilirlik ilkesine başvurmuşlar ve bu sebeple tümevarımcı bir yöntemle önermenin doğruluğu için olgularla desteklenip desteklenmediğinin duyumlar yoluyla tespit edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Şayet önerme, bu tespiti yapmaya olanak sağlayacak bir içeriğe sahip değilse, yani ampirik olarak doğrulanamıyorsa bilimsel olarak kabul edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Bilimin konusu da ancak ampirik olarak ispatlanabilenecek, doğrulanabilecek olgular olarak belirlenmiştir.

3 Nisan 2018 Salı

“Sen”: Dünya

“ONLY themselves understand themselves, and the like of themselves,
As Souls only understand Souls.”



Walt Whitman, Perfections, “Leaves of Grass”

Her ne kadar kendisi bunun antik nesnel akıl teorilerindeki mevcudiyetinden söz etse de karşıtların özdeşlikleri Hegel mantığı için bir imtiyazdır: Soyut-Ben, bilkuvve içerdiği somut-Sen ile tahakkukunu tamamlar. Böylece zaten Ben için bilgi mümkün olur. Zira Ben, Sen’i içermese hiçbir zaman tanımayacaktır. –Ya da Ben’de Sen’i “görünür kılacak/belirleyecek” bir evrensellik, bir kategori bulunmasaydı, Ben Sen’i nasıl görebilecekti?

Cinsin içinde türü belirleyecek olan ya da cins içerisindeki türleri birbirlerinden ayıracak olan bu temyiz kabiliyeti, doğal olarak zorunlu bir içerimle ilgilidir. Varlığın yokluğu içermesi gibi her şeyin karşıtını içermesine dayanan bu ikilik, öncelikle Varlığın –zamansal değil fakat mantıkî sıra ile- yokluğu belirlemesine (tez), sonrasında yokluğun Var Olan’ı belirlemesine (antitez) dayanır çünkü: Varlığın, bilkuvve durumdaki yokluğu içermesi, onu var kılması elbette yokluğun Var Olan’ı belirlemesine göre daha kolay anlaşılır gibi gözükür. Oysa yokluğun belirleyiciliği daha anlaşılırdır: Şeyleri, o şey olmayan diğer şeyler aracılığıyla da tanırız çünkü. Soyut-Ben’i (tez) ben olmayan (antitez) ile tanırız ve böylece Soyut-Ben, bilinebilir bir somut-Ben’e (sentez) dönüşür. –Aksi durumda, Ben’in tanınma olanağı yoktur.

Hegel’in mantığa ilişkin bu enteresan keşfi, klasik mantığın özdeşlik ve çelişki kaidelerini “aşar”. Ona göre, öncüllerin çıkarımı bilkuvve içeriyor olması nedeniyle bu durum (karşıtların özdeşliği), Aristoteles –ve hatta Platon- felsefesinde örtük olarak zaten mevcuttur ancak onu açan kendisi olmuştur. Aslında Hegel’in yaptığının, özne-nesne ikiliği üzerine temellenmiş modern aklın ikaz edilmesi ve bu kurgusal ikiliğe karşı antik bakış açısının “yeni bir formda” hatırlatılması olduğu söylenebilir: Hatırlatmadır, çünkü tümdengelimsel düşünce için çıkarımın öncüllerde içerilmesi tabii olandır.

Descartes’ın hiçbir öncüle dayanmayan ancak zorunlu bir çıkarımmış gibi alınan “ben varım” önermesinin dogmatik yapısı; ruh-beden, madde-mânâ, iyi-kötü, doğru-yanlış gibi dayanaksız ikilikler türetilmesinin kaynağı olurken Hegel’in Soyut-Ben’inden bambaşka bir “var olan özne”ye yaslanıyordu. Örneğin bu ikilikler üzerinden; “kötü”nün nasıl var olabileceği, İyi olan bir Tanrı fikri ile açıklanabilecek bir şey olmadı hiç. –Ya da açıklamak için başka dinî dogmalar türetilmek zorunda kalındı. Oysa Platon’un İyi ideası gibi varlığıyla ve o varlığının içindeki karşıt olarak yokluğu ile “İyi”nin içerisinde “Kötü”nün bir karşıt olarak “mantıksal öncelikle” belirlenmişliği nesnel bir açıklama sunmaktaydı.

Kötüyü gören bir göze sahip olabilmek, kesretin mevcudiyetini kavrayabilmek için kötülüğü bilkuvve içermek, çokluğu açan bir kategoriye sahip olmak, her İyi için elzemdir: Tanrı’nın mutlakıyetinden de maksat iyilik tikeli ile dolup taşmak değil, kötüyü de içeren İyi olmaktır –nihayetinde Mutlak açısından iyi tikeli de kötü tikeli de izafîdir. Bu, dünyanın rastgele açılmış bir sayfa değil, Sen’in okuduğu bir metin olması gibidir: Onda bulduğu her şey –her ne buluyor olursa olsun- Sen’de kategorik olarak mevcut olduğu için “görünür” ya da somut hâle gelmiş demektir.

Sen dünyadır ve dünya da Sen’dir öyleyse; yalan dünya da Sen’in dünyasıdır, arz değil. Yeryüzü yalan değil, tahakkuk etmiş Ben’dir zira, burada Sen de onun aracıdır yalnızca.

Resim:  Kazuya Akimoto, "Golden Baby Twins".

11 Mart 2018 Pazar

Kant: Saf ve Tecrübî Bilgi Arasındaki Ayrım-I


İngilizceden (Norman Kemp Smith) çeviri: a.g.

(Sadece B edisyonu dikkate alınmış, ihtiyaç durumunda A’dan ilaveler yapılmış ve () içinde gösterilmiştir. [] içindeki sözcükler çevirenindir.)

[B-1]

Tüm bilgimizin tecrübeyle başladığına dair hiçbir şüphe olamaz. (A-1: Tüm şüphelerin ötesinde tecrübe, algısal izlenimlerin ham maddesinin işlenmesi yoluyla [algıladığımızı] kavramamıza sebebiyet veren şey için [edinilen] ilk üründür.) Çünkü bilgi yetimizin etkinleşebilmesi için nasıl ki uyarılması gerekmektedir; bir ölçüde kendiliğinden temsiller üreten, kısmen de bu temsilleri bir araya getirerek veya onları ayrıştırarak karşılaştıran ve duyusal izlenimlerin ham maddesini, tecrübe diye adlandırılan nesnelerin bilgisine işlemek için kavrayışımızın etkinliğini de uyaran algımıza tesir eden nesneler olmasaydı başka nasıl olurdu? Şu hâlde zaman sırası yönünden tecrübeyi önceleyen [tecrübeden önce gelen] bilgimiz yoktur ve tüm bilgimiz tecrübeyle başlar.

[B-2]

Fakat tüm bilgimiz tecrübeyle başladığı hâlde, bundan, bilginin bütünüyle deneyimden kaynaklandığı sonucu çıkmaz. Çünkü tecrübî bilgimiz, izlenimler aracılığıyla algıladığımız şeyden ve bilgi yetimiz[in işlerliğin]den oluşturulmuşsa bile (algı izlenimlerinin yalnızca vesile oluşlarıyla) [bunu] kendi kendine sağlıyor olabilir pekâlâ. Bilgi yetimiz herhangi bir ilave yapsaydı şayet, onu ayırma becerisine sahip olmak için uzun süreli dikkat pratiklerine sahip oluncaya kadar [ilave edileni] ham maddeden ayıracak bir durumda olmazdık belki de.

O zaman bu, tecrübeden ve en iyi durumda bile duyuların tüm izlenimlerinden bağımsız herhangi bir bilginin mevcut olup olmadığı [meselesi], en azından nihaî [sonuca dönük] bir incelemeyi gerektiren ve hemen ilk bakışta bir cevaplamaya müsaade etmeyen bir meseledir. Bu gibi [duyuların izlenimlerinden bağımsız] bilgiler, a priori olarak adlandırılırlar ve kaynakları a posteriori olan tecrübî bilgiden ayrılmıştırlar.

4 Mart 2018 Pazar

Tanrı’nın Doğumu ve Ölümü Üzerine

“Tanrı insanı kendi sûretinde yarattı, onu Tanrı'nın sûretinde yarattı.”

Tekvin, 1:27

Bir fikir ile bir olgu arasındaki ilişkide gerçekliğin kaypaklığından başka elle tutulur herhangi bir şey bulmanın bir olanağı yok: ideanın önceliği bir kavram gerçekliğini, olgununki ise bir olgu gerçekliğini tutuşturuverir açık ellere. Ancak her ikisi de kurmacadır ya da varsayımsaldır. Pilatus’unki gibi bir “Gerçek nedir?” sorusu hiçbir zaman cevaplanamaz. Pilatus’unkini en yetkin olan nasıl cevaplamadıysa hiç kimseninki de cevaplanmayacaktır. Aksine her cevap, gerçeği cevaptan önceki hâlinden daha solgun kılar sadece. İşte bugün de –tıpkı dün olduğu gibi- birisi çıkar ve hakikat diyerek, bu kelimeyi kullanarak gerçeğin üzerini örtüverir: artık taştan bir put yapmanın makuliyeti sönmüş ve fikirden mamul bir put inşa edilivermiştir. Geriye kalan, ona göre yeni çarmıhlar dizayn etmek -düzmece hakikatlerin münkirleri için…

Tanrı, tarihte bir fikir olarak doğmuştu; tarihin biçimsiz kayaları arasından fışkırmış, gümrah bir nehir gibi “insan” düşüncesinin her türden kıvrımları arasında yolunu bularak, biçimlenerek, farklı eşkâller ile görünürleşerek ve bizzat o coğrafyayı yeniden biçimlendirerek akmıştı bir yere kadar. Kaç cinayet Tanrı fikri ile meşrulaştırıldı? Kaç kurban verildi düzmece tanrıların arzuları için? Hangi güç şebekelerinin iradesi, hangi politik aymazlıktı “doğruyu, erdemi, hakkı” Tanrı namına icat eden?

Gün geldi, ruhu doymaz bir açlıkla kuşanmış insan Tanrı’yı somut gerçeği için kurban etti: Toprağa tohum serperken bir fikrin değil, Tanrı’ya güvenin gölgesindeki bir âdemin meyvenin tohumdan geleceği bilgisiyle kabaran şehveti -çoğaltma, biriktirme ve var olma iradesi öldürdü Tanrı’yı. Şimdi Zerdüşt gibi sormamalı mıyız: “Dalmıyor muyuz boyuna: geriye doğru, yana, ileriye doğru, bütün yönlere? Aşağı diye, yukarı diye bir şey kaldı mı? Sonsuz bir yokluk içindeymiş gibi yoldan sapmıyor muyuz? Soluğunu duymuyor muyuz boş uzayın? Daha da soğumuş değil mi? Gece üstüne gece değil mi yaklaşan? Sabahları fener yakmamız gerekmez mi? Tanrı'yı gömen mezarcıların gürültüsünü hiç mi duymuyoruz?”

Sahi, duymuyor muyuz?

29 Ocak 2018 Pazartesi

Evrenin Matematikleştirilmesi

“Doğa şifreli olarak kaleme alınmıştı ve Galileo, şifre anahtarının matematik olduğunu söylüyordu.”

R. S. Westfall, “Modern Bilimin Oluşumu”

S. Shapin (“Bilimsel Devrim”de) Aristotelesçi fiziği yüzyıllarca “geçerli” kılan bir özelliğinin on yedinci yüzyılda onun yetersizliğinin kanıtına dönüşüverdiğini yazar: teleoloji. Teleoloji (amaçlılık) düşüncesi, öznel bir bilinç varsayımı ile birleştirildiğinde örneğin insan davranışlarının rasyonelliği teorisinde olduğu gibi failin amaçlılığını ifade edeceği için, on yedinci yüzyıl doğa felsefecilerinin çoğu için olgu dünyasında karşılığı olmayan “anlamsız” bir biçim kazanmıştır. Nihayetinde insanın rasyonelliği bir teleoloji içerisinde kavranabilirse de yere düşen bir taşın, çiçek açan bir ağacın nedensel açıklaması için “artık” namünasip bir durumda görülmüştür. Bu sebepten dolayı Shapin şöyle yazar: “[K]işi bu türden bir geleneksel madde yaklaşımına, doğal nesne ve süreçlere ruha benzer özellikler (Latincede anima ruh demekti,) atfederek, rahatça ‘Animistik’ diyebilirdi.”

Aristoteles’in teleolojisi, nesnel akla ve onun gâyeliliğine dayandığı için modern yaklaşımdan oldukça farklıdır: Gaî/teleolojik illet, “ilke”ye dayalıdır ve örneğin Aristoteles için bilgi koşulu olan “sebep bilgisi” de özü itibariyle ilkeye uzanmak durumundadır. Teleoloji, ancak nesnenin bilkuvve hâlinin (ilkesinin) bilinmesiyle ilgilidir: burada, failin “özgür” bir hareketi söz konusu değildir. Nesnenin (insan da olabilir) hareketi, kendinde bilkuvve hâlde bulunanın yatkınlıklarıyla/ethos ile ilgilidir. –Bir başka “görünüşüyle” hareketin/fiilin ethosla ilgili olması, nesnenin ahlakı/halk edilişiyle ilgilidir. Yani ki animistik olan aynı zamanda ahlâkîdir de…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Postmodern Bir Açmaz: “Epistemik Cemaat”in Pozitivizmi

“Varsayımlar, yalnızca atanın avlanacağı ağlardır.”

Novalis

Alparslan Açıkgenç bir konferansında bilimsel bilginin bütünüyle sosyologların eline bırakılmasının mahzurlarından söz ederken ortaya çıkan “aşırılığa” vurgu yapmıştı (Miranda Fricker da “Rasyonel Otorite ve Sosyal Güç” makalesinde jeneoloji lehine, hem klasik epistemoloji hem de sosyal epistemoloji için benzer bir aşırılık vurgusu yapar). Bu aşırılığın sebeplerinin en göze çarpanı kuşkusuz, açıklamayı bütünüyle sosyal bağlama indirgeyen sosyolojizmdir: yapısalcılığın çeşitli türevleri içinde sıkışıp kalmış olan sosyoloji, postmodern eğilimlerin pozitivizm karşıtlıklarına rağmen, tüm açıklamayı pozitivizmin olgu dünyasına mahkûm etmekten kurtulamaz. Pozitivizmi eleştirirken, fenomenal dünyanın inşâ edilmişliği sonucunu çıkarsın ya da çıkarmasın sosyolojizm, ancak gerçekliği, pozitivizmin tanımladığı çerçeve ile sınırlayarak ele alabilmektedir. Olgusal gerçeklik, tek gerçeklik olarak alındığı nispette de onun uylaşımsal veya inşâ edilmiş doğasına vurgu da olağan ve mümkün hâle gelebilmektedir.

Modern bilimsel anlayışta bilimin konusu olgu ve olaylardır. İnsanın tabiat hakkındaki araştırması, her ne kadar antik döneme kadar götürülebilirse de bu araştırmanın yöntemine ilişkin bugünkü anlamda bilimsellik ölçütü (mekanikçi felsefenin maddî nedensellik dogmasının bir soyutlaması olarak) modern dönemde ortaya konulmaya başlanmıştır. Burada bilimsellikten maksat; tabiat araştırmasının nesnel bir takım ölçütlere göre, dışsal deneyler ve gözlemler aracılığıyla (olgu merkezli) kanıtlanabilir bir açıklama modeli inşâ edilmesidir. Modern bilimin de meşruiyeti, “bilen özneden bağımsız açıklanabilir evrensel bir gerçekliğin mevcudiyeti” aksiyomuna dayanır. Buna göre bilim olgulardan hareketle, söz konusu özneden bağımsız dışsal gerçekliğin yapısını ve işleyişini genel yasalar biçiminde tespit etme faaliyetidir. Bilimsel araştırmanın özneden bağımsız olarak gerçekliği araştırması; bilimsel faaliyetin iki bileşeni olarak ele alabileceğimiz teorik ve pratik yönleri itibariyle kendi gerçekliğinden soyutlanmış nesnel bir bilincin faaliyetini esas alır. Ne var ki bilimsel araştırma; problemin tespiti, hipotez oluşturma ve akıl yürütme gibi teorik yönleri yanı sıra gözlem ve deney gibi pratik yönleri itibariyle de bilimsel faaliyetin öznesinin epistemik kavrayışından bağımsız değildir.

16 Ocak 2018 Salı

Biblicalistler ve Ruhbanlar


Dine ait tarihsel bir olguyu alıp bir başka dine ait tarihsel bir olguyu açıklamakta model olarak kullanmak, dinî olsun ya da olmasın sosyal fenomenleri birbirlerine indirgeyerek anlamaya çalışmak… Şayet böyle kolay çözümler mümkün olsaydı tasavvurun engin semasına ihtiyaç kalmazdı gerçekten –tahayyül yeterdi insana: Bilmenin nesnesi olarak kavramlar rasgeleleştirilip silindikten sonra, gökyüzü imgelerle süslenerek güzel bir hayâl içinde sessizce yaşamanın bir yolu bulunmuş olurdu –zaten hayatı da böyle hayaletlerle süsleme geleneğine din denilmiyordu bugün?

Hristiyanlığın hususi bir tarihi vardır: bir tebliğci ve tebliğcinin ölümünden sonra onun yoldaşlarına iman etme koşulu olarak ortaya çıkan kitaplardan söz edilir.

Bu tarih hususi değil de indirgenebilir ve umumi ise bu tarafta ne oldu: Bir tebliğci ve onun ölümünden sonra onun arkadaşlarına iman etme –aktardıkları sözlerin tebliğcinin olduğunu tasdik etme- koşulu olarak ortaya çıkan başka kitaplardan da söz etmek gerekir.

O hâlde indirgeme mantığı, imana yeni bir madde eklemeyi, “arkadaşlara iman” düsturunu da kendiliğinden türetmektedir. Sırada, yaşayan ya da cansız bir “metin”in ne demek olduğunu düşünmeksizin -bir Arap gibi düşünme mahareti olmasa da- Arapça bilme imtiyazına sahip ruhbanlara iman var daha -gökyüzü yıldızsız, kuru ve boş artık nasıl olsa...

1 Ocak 2018 Pazartesi

Dante’nin “Monarşi”si: Metafizik ve Siyaset Arasında İnsan

“İnsan siyasî bir hayvandır demiştik. İnsanlar birbirlerinden yardım beklemeseler de yine de bir topluluğun parçası olarak yaşamak isterler. Ancak aralarında bir de ortak yarar vardır, bu sayede yaşamlarını daha iyi hale getirirler. Hem devletlerin hem de insanların temel amacı iyi bir biçimde yaşamaktır. Topluluğun oluşturulma nedeni bu iyi yaşamı sağlayabilmektir.”

Aristoteles, “Politika”

Modern dünya parçalanmış bir bilinçle mümkündür denilse mübalağa olmayacaktır. Modern insan da içinde yaşadığı kâinatın, yeryüzünün, tabiatın bir parçası olduğunun farkındalığından ancak bu parçalanmışlıkla uzaklaşmakta. Kendini bir bütün olarak kavrayabildiği en kesin forma, öznelliğe sığınması da bu sebeptendir muhtemelen: Bir bütünün parçası olarak anlam veremediği ya da memnun olmadığı yazgısı yerine kendi öznel dünyasını inşâ etmeyi tercih etmesi modern insanın normalidir. Ancak bu ahengin dışına sarkmak, bütünü anlamamak demektir.

Modern zamanlarda çözülmüş bir mesele gibi görüldüğü için ilgi alanı dışında kalsa da Ortaçağların en temel siyaset ilkesi, insanı bir bütün içinde tanımlayan birlik fikri olmuştur. Ancak bu bütün, kitlesellik ile ilgili değil, insanın varoluşunu anlamlı kılacak ontolojik bağ ile ilgilidir. Ortaçağlarda insanı bir cemiyete, yeryüzüne, kâinata ve sonunda Tanrı'ya bağlayan ontolojik bağ, “insanın siyasî varlığı”nın da temelinde yer alır. Fârâbî de Platon da bu sebeple saadete ancak toplumsal durum içinde, şehir ile erişilebileceğini söylerlerken Aristoteles de ortak iyiyi, insanın doğasının tamamlanmasında bulur.

Mikrokozmostan makrokozmosa veya insan ahlâkından Tanrı’ya yönelen birlik fikrine Dante de sahiptir. Siyaset felsefesi eseri olan “Monarşi”de şiirlerindeki iç ve dış yönlerin ahenginin bir benzerini sunar. Ahenge olan gereksinim, insanın zihin ve beden şeklindeki ikili doğasından ileri gelmektedir. Hristiyan filozofların siyaset anlayışlarını biçimlendiren “İki kılıç” teorisi, Dante için de bir rehberdir: “Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak, yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak” (Matta,16:29). Yeryüzüne de biçim veren doğa, Tanrı’nın iradesinin gerçekleşme yollarından birisidir ve bu yüzden her şey doğasına uygun olarak yaşamalıdır. Doğanın şeyleri kabiliyetlerine göre düzenlemiş olması, insanın da henüz ölmeden önce sonsuz huzura kavuşabilmesine imkân tanır. O hâlde doğanın dilini anlamak, Tanrı’nın iradesini anlamanın da anahtarıdır. Dante için siyasetin anlamı da burada gizlidir. İnsan, doğa, toplum ve Tanrı arasındaki ilişkilerin anlamlandırılmasıdır siyaset.

23 Aralık 2017 Cumartesi

Döngünün Sonsuzluğunda Algı ve Din

"Meşhur Platoncu tanıma göre göksel kürelerin döngüsüyle belirlenen ve ölçülen zaman hareketsiz ebediyetin hareketli bir imgesidir ve bir daire içinde hareket ederek onu taklit eder. Dolayısıyla, hem tüm kozmik süreç hem de bizim doğum ve çöküş dünyamızın zamanı bir daire içinde ya da birbirini izleyen belirsiz sayıda dairelere göre gelişir. Bu süreç içinde aynı gerçeklik, değişmez bir yasa ve belirlenmiş değişimlere uygun olarak oluşturulur, ortadan kaldırılır ve yeniden oluşturulur. Varlık sonuçta hep aynı kalır, hiç bir şey yaratılmaz ve yitmez (…) her olay daha önce olmuş ve sürekli tekrarlanacaktır, aynı bireyler daha önce ortaya çıkmış ve devrenin her dönümünde tekrar ortaya çıkacaklardır. Kozmik zaman tekerrür ve anakuklosis, ebedi dönüştür."

M. Eliade, “Ebedi Dönüş Mitosu”

İnsanın varoluşa ilişkin anlam arayışı iddia edildiği gibi onun doğasında olan bir şey değildir, insan da diğer hayvanat gibi fıtraten olanı yaşamakla vardır. Ancak insanın felsefî anlamda düşünen hayvan olması, onun hareketlerini eylem ve yolunu yön hâline getiren bir rasyonalleşme ile mamul olmasındandır: İçgüdüsel dürtü ile doğal ihtiyaçları aklî bir tabanda anlamlandırmak dışında insanı farklı kılan bir hususiyet mevcut değildir.

Bu durumun kabulüneyse herkes yanaşmaz: İnsan-merkezli düşünceler, dinler, ideolojiler insanı, evreni anlamlandırmada başat ve temel öğe olarak alırlar. Böyle olduğu içindir ki varoluşa ilişkin “anlam” arayışı, insanın doğası ile açıklanıverilir…

Burada din de bu açıklamalardan en kullanışlı olanıdır –vergi toplama, güç biriktirme, birilerini eşya veya toprak için ölmeye ikna etme gibi maddî olanaklarıyla. Ne var ki din ile işaret edilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez gerçekte; kâmil insan veya kendini gerçekleştirmiş (el-Hakk) insan belki her çağda ancak 2-3 kişidir; geri kalanlar (en’am) için din, komşusuna tecavüz etmesin, diğerlerini yağmalamasın, tabiatın fıtratını bozmasın diyedir yalnızca; ancak bu kadarı beklenen kişinin sonsuzca yeniden varoluşunu kısıtlar bunlar. Din, tanrıdan insana gelen dondurulmuş hakikat değil, insandan tanrıya giden bir “yol”dur çünkü.