"İnsanlar dağların zirvelerine, denizlerin
koca dalgalarına, şelalerin akışına, Okyanusların kıyılarına, gezegenlerin
dizilişine hayranlar, ancak kendilerini savsaklamaya devam ediyorlar. Gözlerimle
görmediğim tüm bu şeylerden söz etmemi hayranlığa değer bulmuyorlar; oysa tüm
bu dağları, bu dalgaları, bu akarsuları, gördüğüm bu gezegenleri, var olduğuna
inandığım bu Okyanusu, sanki bakışlarım onları dışarıda boyutlarıyla görüyormuş
gibi, içimde belleğimde görmeseydim, onlardan söz edemezdim. Bununla birlikte
onları görerek, onları gözlerimle yiyemem; içimdeki bu varlıkların kendileri
değil ama imgeleri oluşuyor."
"Ancak alçakgönüllü bir dindarlıkla sana
dönülebilir. Sen bizi kötü alışkanlıklarımızdan temizlersin. Sana günahlarını
itiraf edenlere karşı bağışlayıcısın. Sen zincire vurulmuş mahkumların
iniltilerini duyar ve zincirlerimizi kırarsın. Yeter ki, daha fazlasına sahip
olmak duygusuyla kendi iyiliğimizi Yüce İyilik'e tercih ederek daha fazla sahte
özgürlük elde etmek amacıyla başımızı dikleştirmeyelim."
"Sen, dünya gözünde güçlü görünenleri
utandırmak amacıyla dünya gözünde zayıf görünenleri, dünyanın gözünde önemli
görünenleri hiçe indirmek amacıyla da dünya gözünde önemsiz, soysuz ve değersiz
görünenleri seçtin."
Saint
Augustinius, İtiraflar
Saint Augustinius bir arayıcıdır: İçine doğduğu
toplumsal durumun ve bunun mümtaz bir temsilcisi olan annesinin inancına
yabancılaştığı ilk gençliğinden itibaren farklı inanç ve bilgi
perspektifleriyle ilgilenmiş ve en sonda yine annesinin ona tavsiye ettiği gibi
bir yola girmiştir. Galiba onun yazmış olduklarıyla hiç ilgilenmemiş olan ve
düzgün çalışan bir aklın ayırıcı vasfını şüpheyle ilişkilendiren Nietzsche için
uygun bir örnek vardır Saint Augustinius’un hayatında: Her şeyi reddederek
başlayan ve kendi yolunu sıfır noktasından başlatanlar için de ilgi çekici olan
bu hayat, “bize Tanrı'yı ve Sözü'nü her yanıyla anlatmaya çalışır” dediği Platonculuğun
ve Yeni-Platonculuğun hikmet üzere çizgisinden Mani felsefesine ve
Kilise’nin surları etrafına savrulmuş ve sonra gözyaşları içinde yüzleşilen
hakikat denizi –olması gerektiği gibi- birdenbire karşısına çıkmıştır.
Akıl ve iman arasındaki ilişki üzerine sağlıklı
düşünemeyenlerce “şüphe”nin kendisi hep şüpheli olmuş ve bu şüpheden duyulan
şüphe, dejenere olmuşluğuyla işlevini yitirerek, sorgulama eğilimini
sakatlayarak imanın bir kabuller dizgesine indirgenmesine sebep olmuş
denilebilir. “Soru ilmin yarısıdır” diyen bir rasul, imanın akıl duvarının ötesinde
olduğundan haberdardır elbette. Ama ilmin ne olduğuna ilişkin bir tefekkür
eşlik etmeksizin akıl ve iman kategorileri nasıl anlaşılacaktır? Aklî şüphenin
kalbî nazardaki yeri ve gereği, her şeyden çok hurafeden/inhiraftan koruyucu
bir tahkikatı mümkün kılar; taklidi aşmanın bilinen başka bir yöntemi de mevcut
değildir…
Saint Augustinius, insanların dil kurallarına ilahî
kaidelerden daha çok kıymet verdiklerinden söz ederken iki hatayı kıyaslar; dil
kurallarına aykırılık ve tanrısal kurallara aykırılık. Bir insanın diğerlerine
karşı nefret dolu olmasına rağmen, dili yanlış kullanan birinden daha az tepki
gördüğüne değinir. Bu, sofistlerden beri devam edegeldiği bilinen bir
problemdir: Retorik daima hakikatten üstün tutulur çoğunluk tarafından, çünkü
hakikat, tahkikat olmaksızın görünmez. Ancak Aziz bu konuda ilginç bir şey
söyler: “Sanki dışarıdaki bir düşman,
içeriye dolan nefretten daha zararlıymış, ya da ona düşmanlık güden biri ona
kendi kendine verdiği zarardan daha ağır zarar verebilirmiş gibi. Şurası kesin:
Edebiyat, vicdanda yazılı olandan daha çok içimizde değil. Bize yapılmasını
istemediğimiz şeyi başkalarına da yapmamamızı söyleyen vicdanımız kuşkusuz
dilbilgisinden daha derin bir şekilde içimizde.”