"Vincit
omnia veritas" (Hakikat her şeyi fetheder).
"Düşüncenin gözü ne zaman görmeye başlar?
Gözler
keskinliğini kaybedince."
Sokrates
I.
Bir ifade ile o ifadenin işaret ettiği şeyin aynı (özdeş) olmadığı akılda tutulmalı. İfade, şey'in sadece belirli bir görünüşünü yansıtmak bakımından birkaç düzeyde sapma içerecektir: Öncelikle henüz şey'den dahi söz etmeden, ifade'nin onu kuranla sınırlandığı dikkate alınmalıdır; ifade edicinin belirli bir çevrende var olması bakımından algı ve değerlendirmesinin de bu çevrene mahkûmiyeti doğaldır. Bunun sonucunda, ifade edilen'in sınırlanmış olması, yani şey'in kendinde olduğu gibi ifade edilemeyeceği gerçeği doğar. İkinci olarak ifade edici'yle şey arasındaki kavrama (görme-görülme) ilişkisi, tek taraflı bir ilişki olarak sadece gören yönünden dikkate alınacağı için şey'in belirli bir konumdan, bir açıdan ve bir anlam ağı içerisinden görünüşünün ne olduğu dile getirilebilir.
Bu sapmalar iletişimi de bilgi gibi imkânsız kılar. Ancak toplumsal uylaşım adına dil üzerinden müşterek bir dünya yaratılarak bu aşılır ki bu dünyaya "toplumsal gerçeklik" denilmektedir. Bu durumda toplumsal gerçekliğin dilsel, yani lojik bir (öznel) gerçeklik olarak eşyanın (nesnel) gerçekliğinden farklı olduğu açıktır. Searle'ün bu konudaki örneği para ile bir dağın zirvesindeki kardır; altın rezervlerine yüklenen anlam karşılığında piyasada geçerli kağıt parçaları oluşturulur ve adına para denilerek hiçbir etkinliği olmamasına rağmen (sadece insan zihni için) toplumsal olarak güç içeren bir nesne üretilmiş olur. İnsanların ve banknotla mübadelenin olmadığı bir yerde paranın hükmü ve gücü yoktur. Şu hâlde toplumsal gerçeklik üretilen bir şeydir. Oysa dağın zirvesindeki kar, insan bilinci için ne anlam taşırsa taşısın olduğu gibi vardır. Searle'ün deyişiyle "Onu para yapan inançtır" ancak karı kar yapan inanç değildir. (Toplumsal Gerçekliğin İnşâsı, Litera Yay., 2005)
Bu
sonucun, ifade (gösteren) ve şey (gösterilen) arasındaki
ilişkinin uyumsuzluğu bağlamında değerlendirmesi -başta dil
olmak üzere gösterge sistemlerinin genel yapısı hakkında şöyle
bir fikre ulaştırır: Dil, bir iletişim aracı olmanın ötesinde
kurucu bir işleve sahiptir ve ifade ile dile gelen de bu sebeple
şey'in kendisi değil onun bir imgesi olduğu için esasen
şey'in yeniden kurulmuş (zihinsel bir organizasyon içinde
anlamlandırılmış) hâlidir. O hâlde zihnin dile mahkûmiyeti
dolayısıyla şu hüküm geçerlidir: İstisnası yoktur ki her söz,
ifade, söylem, anlatı ve izah bir kurgudur. (Kurgu kelimesi basit
bir uydurma işi gibi değerlendirilemez elbette, ama kurulum fikri
açıktır; o bir yapımdır.) Kurguyu gerçekliğin zıttı olan bir
kavram gibi görmek yanlış olacaktır, zira yukarıda para örneği
üzerinden bakılırsa gündelik hayatın neredeyse tamamı dil
vasıtasıyla kurulmuştur; tam olarak gerçeklik diye algılanan
şeylerdir bunlar.

