“Maddî gücün ruhanî
güçten üstün olabileceği düşüncesi, yalnızca Hindu
geleneğinin Kali Yuga ya da ‘karanlık çağ’ olarak
adlandırdığı ve bulunduğumuz çağa tekabül eden” dönemde
ortaya çıkmıştır René Guénon’a göre. Düşünür,
moderniteyi de M.Ö. VI. yüz yılda başlayan bu sürecin son evresi
olarak niteler. (Guénon,1997:18) Onun niceliğin egemenliği diye
tesmiye ettiği bu süreçte tersyüz edilmiş olan geleneğin
kırıntıları ile inşâ edilen din dışı ve analitik düşünce,
her konuyu münharif bir bakışla okumaktadır. Bu bakış, bugün
günlük hayatımızda hisse sahibi olan tüm eşyaya sindiği gibi
hayata yüklenen anlamdan, bu anlamla ilişkili davranış, düşünce
ve yaşam biçimimize dek tüm mevcûdâtımızı da zaptetmiş
durumdadır.
Mezkûr asırda ortaya çıkan doğa filozoflarının ortak meselesi
bu yönden ilginçtir: Zamanın araştırıcı-filozofları, “her
şeyin kaynağı”nı tespit etmek gayretindeydiler. Toprak, Su,
Hava, Ateş gibi başka başka elemanları değerlendiren bu
düşünürler, modern felsefeye gelinceye kadar eşyanın tabiatına
ilişkin esas sorunun etrafında dolaşacaklara yollar açtılar.
Bununla gâyeleri, tüm kâinatı ve tabiî var oluşu izâh edecek,
anlamlandıracak bir perspektife ulaşabilmekti. Bu yönden antik
felsefenin metafiziğin ilke kavramının bir taklidi ya da
anlaşılamamış özünün kabuğu peşinde olduğunu söylemek
mümkün: Anâsır-ı erbaaya böyle bakmış görünüyorlar. Zaten
bu araştırmanın muhtemel sebebi, sembolizmin yitirilmesidir ki
bugün bunu hikmetin kaybedilmesiyle de izâh etmek mümkün. Ki
Guénon da farklı gerçeklik düzeyleri arasındaki ilişkilerdeki
hiyerarşiye işâret ederek bu özü kavrayamadıkları için ilk
sebep araştırmasına girişen doğacı yaklaşımı şöyle tecrid
eder: “Âhenk (armoni)(…) tezahuri âlemin içindeki prensip
birliğinin yansımasından başka bir şey değilken, bu âhenk de
sembolizmin asıl temelini oluşturur. İşte bu nedenle, alttaki bir
alanın yasaları, bu yasaların hem prensibinin hem de sonlu olan
mantığının ait olduğu üst bir düzenin gerçeklerini
simgeleyebilir.” (Guénon,1997:19)
Sembolizm bugün,
Avrupa’da –bilhassa şiirde- ortaya çıkmış olan bir sanatsal
akımdan ibâret sayıldığı ve hazır gıdalar gibi hazır
hazlara, dondurulmuş düşünceye talipler, sayısal ve oransal
olarak çoğaldığı için hakkıyla bilinen bir kavram değildir.
Modern bir sanatsal tepki olan sembolizm akımı; merkezine algıyı
alan, dış dünyaya ait gerçekliğin insan için salt algıyla
ilgili birer semboller dünyasını olduğu fikrine dayanır. Bu
yönüyle sanatta “sembolizm öznel idealist bir tavırdır.”
(Hançerlioğlu,1993:372-373) Gelenekselci ekolün kurucusu Guénon’un
kullandığı sembolizm mefhumuysa şüphesiz onun kadîm anlamı,
hayata yüklenen değer için açıklayıcı olan tarafıdır, yani
dinî anlamdır. Gilbert Durand bu anlamı içerisinde sembolü şöyle
tanımlar: “[A]nlatılamaz ve görünmez bir gösterilene gönderen
ve bundan dolayı da anımsayamadığı bu denkliği somut olarak
tecessüm etmek zorunda olan ve bunu da uygunsuzluğu tükenmez bir
biçimde düzelten ve tamamlayan ikonografik, ritüel, mitik
yinelemeler oyunu aracılığıyla yapan işârettir.”(Durand,1998:13)
Öyleyse yüksek, tanımsız ve görünümsüz bir hakikatin somut
bir nesne vasıtasıyla tecessümü olarak özetlenebilecek olan
kadîm sembolizmin, modern eş seslisiyle aralarında hiçbir bağ
olmadığı ortadadır. Bugün sembol, ziyâdesiyle alegori ile
karıştırılan, aralarındaki düzey farklılığı görülmeyen
bir işâret sistemidir.
Bunu vurguluyoruz, çünkü
geleneksel İslâm düşüncesinde varoluş, birbirinin sembolü
olagelen farklı gerçeklik düzeylerinin hiyerarşisiyle izâh
edilmektedir. Fârâbî’nin meşhur eseri el-Medinet’ül Fâzıla
da mahut hiyerarşinin izâhatı ile başlar zaten. Bu izâhatın,
bütünlük içinde okunabilmesi için, yani yüksek Hakikat ile
süflî nesnel dünyanın gerçekliği arasındaki mütekabiliyetin
anlaşılabilmesi için de ancak sembolizmin diline başvurmak
gerekmektedir. Nitekim böylesi bir bütüncül okumadan uzak
durulduğu takdirde ve sembol dili yerine alegorik dil ile
çözümlendiği takdirde modern bir fecaat ile eser, bir ütopya
olarak değerlendirilmektedir. Ki bu yanlıştır. Sembolün belli
bir toplulukta anlaşılabilen bir dil olduğunu, bunun sembolü
taşıyanın durumunu, toplumla ve kozmosla ilişkisini açığa
vurduğunu ifade eden Mircae Eliade’ın belirttiği gibi hangi
bağlamda olursa olsun bir sembol daima gerçeğin birkaç alanının
birliğini açığa çıkarır. (Eliade,2003) Şu halde Fârâbî’nin
şehir konusunu ele aldığı el-Medinetü’l Fâzıla adlı eserine
neden varoluşun inkişâfına dair uzun bir giriş yazdığı
anlaşılmaktadır. Fârâbî evvelâ ilk sebep olan Vücûd’un ve
ondan hâsıl olan mevcûdâtın ne olduklarının tarifine girişir
ve kâinatı ayakta tutan düzeni ilk sebepten aşağıya doğru
mütekabiliyete uygun olarak izâh eder. İlk sayfasında “İlk
mevcud diğer mevcudların sebebidir. O bütün eksiklerden
münezzehtir.” (s.15) ifadesiyle başlayan eser, özünde ontik bir
araştırmadır. Fârâbî, geleneksel İslâm fikriyatı
çerçevesinde Varlık’ın ilkesel tezâhürü olarak ele aldığı
kâinatın oluşunu izâh etmek maksadına binâen, Allah’ın
sıfatları ve isimlerine ilişkin temel bilgileri yansıtarak yola
çıkarken varacağı kesretin kaynağını göstermek gereği
hissetmiştir. Bu sâyede hiçbir şeyin bir diğer şeyden bağımsız,
ayrı bir gerçekliği olamayacağına da işâret etmiştir. Tüm
varoluşu birbirine bağlayan bir kavrayış, tabiî olarak şehir
olgusunu da kendi başına sosyolojik bir vakıa olarak
görmeyecektir. Fâzıl Şehir’in de İslâm’la ortaya konulan
varoluş hiyerarşisinde bir konumu vardır.
Tüm mevcûdâtın,
mertebelerine göre Hakikat’ten taşmakla varlıktan payını
alarak hâsıl olduğunu yazan Fârâbî; bu sâyede oluşan kâinatı,
devrî olarak dönen kürelerle açıklar. Bu küreler, sayısı
bilinmeyen alt dünyaları ihtiva ederler. “İnsan”ın geleneksel
anlayışta yeri de zaten bu kürelerin arasındadır: İnsan, İbn
Sina’nın dediği gibi kendini bir hiç zanneder ama âlem ondadır!
Geleneksel anlayışta evrenin sureti, özeti olarak kabul edilen
insan, merkezî rolü gereği mikrokozmos olarak vasfedilmiştir. Bu
yönden insanın varoluşu da tüm kozmos için bir orta noktadır:
Aşağıdakiler ve yukarıdakiler ile beraber insan, tıpkı evrenin
bir güneşe sahip olması gibi ilâhî aklı sembolize eden bir
kalbe sahiptir. İnsanın bir kalbe sahip olması, aynı sembolizm
çerçevesinde onun halîfetü’l arz olmasına da işâret eder:
Kur’an’da halîfe olarak nitelenen insan, ilâhî aklın
yansıması olarak yeryüzünde düzen inşâ etmek ve arzı
yönetmekle mükellef durumdadır. Biyolojik varoluşu teşbihlerine
konu edinen Fârâbî’nin “kalb bünyenin hâkim uzvudur”
demesi gibi insan da kâinatın hâkim uzvudur. İbn Arabî’nin
deyişiyle âlem, insanla kemâl bulur.
Varoluşa ilişkin bu
kritik değerlendirmenin tüm kâinata yayılması, “her şeyi
içeren bütün” anlamına da gelen kozmos (cosmos) kelimesinin
muhtevasındaki düzen ideasıyla da doğrudan alâkalıdır. Aynı
zamanda “âlem” fikrini de içerdiğinden bu kelimenin Türkçeye
“nizâm-ı âlem” olarak tercüme edilebileceğini yazan İbrahim
Kalın, kozmolojinin nihaî noktada “evrende kaos yerine düzen
olmasının sebeplerini” araştırdığını yazar. İhvân-ı
Safâ, Gazzâlî, İbn Arabî, Sühreverdî ve Erzurumlu İbrahim
Hakkı gibi Fârâbî de kozmoloji çalışmıştır. Arapça’da
kevniyyat olarak geçen kozmoloji; cosmos (düzen sâhibi âlem) ve
logos (düzenleyici akıl, ilke) kelimelerinden oluşur ve
varoluşun düzenliliğini, cevherinde bulunan düzenleyici
ilkelere (logos, hikmet, sünnet) bağlar. Tüm kâinata bir bütün
halinde hâkim olan bu aklî ilkelerin ihlâli, ahenk ve dengeyi
bozarak varlığı kaosa sürükler. Kozmoloji aynı zamanda bu
dengenin muhâfaza edilişiyle de meşgûldür. (Kalın,2010:32-45)
Bu noktada sembolizm konusunda ifade edildiği üzere daha yüksek
bir hakikat ile onu temsil eden semboller arasındaki ilişkinin
dayanağı olan mütekabiliyet ile gerçeklik düzeyleri ve
somutlaşma hatırlanırsa; insanın merkezine yerleştiği kozmosu
düzenlemesinin de somutlaşması gerektiği fark edilecektir. Şehir
kavramı işte bu noktada Fârâbî felsefesinde mühim bir yer
tutmaktadır. Çünkü şehir onun için, âlemi kemâlata erdirecek
olan insanın, hayrin efdâline ve kemâlin âlâsına ulaşmasının
tek yoludur. Toplulukların kâmil olanları üç kısımdır:
Yeryüzündeki tüm insanların oluşturduğu büyük topluluk,
milletlerden teşekkül eden ortanca topluluk, şehir halkından
ibâret küçük topluluk. (s.79) Şehir, kemâlatın vesilesidir.
el-Medinetü’l
Fâzıla’da Fârâbî, insanların bir araya gelmelerini ihtiyaca
bağlar. Bu ihtiyaç maddî çerçevede yaşamsal olabildiği gibi
mânen de mükemmelliyete ulaşmakla ilgilidir. Bu sebeple şehirleri
temelde ikiye ayıran Fârâbî, Fâzıl (erdemli) şehri, erdemli
olmayan cahil, fasık, değişmiş ve şaşkın şehirlerden ayırır.
Kitabın son bölümünde tek tek bu şehirleri ve türevleri ile
sahip oldukları kötü nitelikleri inceler. Örneğin cahil şehirde
öne çıkan vasıf, adâlet olduğu zannedilen eşitlikle, bir
zümrenin diğer zümre üzerindeki hile ve sahtekârlıklarıdır.
Modern dönemde alışılagelen bu ilginç tespitin yanı sıra Fâzıl
şehrin en önemli özelliği olaraksa Fârâbî, “sakinlerinin
ancak saadete erişmek maksadıyla yardımlaşmaları”nı gösterir.
(s.80)
Fâzıl şehrin
yapılanmasıysa Fârâbî’nin ilk başta aktarılan ontik
vizyonuna göredir. Şehrin ortaya çıkışı maddî olarak
karşılıklı ihtiyaçlarla ilgiliyken mânevîyatta da şehir
kemâlatla ilgilidir. Mükemmelliği ulaşmanın yolu şehirden
geçer. Fârâbî için hakikî fazilet de saadete ulaşma amacıyla
yapılan fiillerden sâdır olan davranış ve melekelerdir; saadet
ise hayr için yapılan hayrdır. (s.70) Bu amacı paylaşan bir
topluluğun yaşadığı şehir de Fâzıl Şehir olma vasfına
sahiptir. Fâzıl Şehir, ilk sebepten kesrete uzanan bütünlüğü
kalp ve vücut sembolizmi ile verirken, doğal olarak en büyük
vurgusu da Cundioğlu’nun “sonuçların sonucu” dediği olan
adâlet üzerinedir. Neticede, “Bu sonucun ortaya çıkmasında
cihan “maddî neden/material cause”, devlet “sûrî
neden/formel cause”, padişah-ı âlem “fâil neden/efficient
cause”, salâh-ı cihan ise “gaî neden/final cause”dir. Arada
ise hukukî, siyasî, askerî, iktisadî, ictimaî kuvvetler rol
oynar. Hepsinin yerini bilmesi, yani olmaları gereken yerde
bulunmaları adâlet’le, aksi ise zulüm’le sonuçlanır.”
(Cundioğlu,2005) Adâleti, varoluşta Varlık’tan alınan pay ile
açıklayan ve “insanların çoğu hizmet etmek için
yaratılmışlardır.” diyen Fârâbî’nin topluluğun işbölümüne
ilişkin yazdıkları da yapılanmada öne çıkan adâlet fikrini
bütünler niteliktedir. “Bütün cüzler, derece ve mevkilerine
göre, ilk sebebin maksadını güdecek yolda yürümelidirler.”
(s.84) Şehir için ilk sebep ise onu kuracak reistir: “Şehir
reisinin ilk önce vücut bulması lazım gelir ki [bizzat] şehrin
ve şehir cüzlerinin teşekkülüne sebep olsun.” (s.82) Bu yönden
Fârâbî aynı sembolizme geri döner ve şehir reisini şehrin
kalbi olarak niteler ve bu yüzden onu gelişi güzel birisi değil,
fevkinde kimsenin bulunmadığı üstün birisi olarak tanımlar.
Çünkü şehrin kalbi olan reis aynı zamanda yeryüzünün de
reisidir. Bu düzende âlem, mânânın kesâfeti ölçüsüne
dayanan bir sıralamayla kaimdir; mânâ, Tek Varlık olan Hakikatten
gelir, kesretin maddî çeşitliliğine uzanır. Buna bağlı olarak
mikrokozmik varoluş olan insan da makrokozmik boyutun bir özeti
olması hasebiyle aynı düzene göre tertiplenir. Bu tasnifin maddî
düzen için en üst noktasını Hükümdar/Reis oluşturur.
el-Medinetü’l Fâzıla,
kozmosun ortasında yer alan insanın, diğer insanlarla bir arada
yaşama gerekliliğinin temel prensibi olan düzene dair işâretler
barındırır. Bu yönden medîne, yani şehir, yeryüzünde halîfe
olan insanın kuracağı bütünlüklü yapı olan medeniyetin de
çekirdeğidir. Fârâbî’nin gösterdiği düzeni sağlayacak olan
failin sahip olması gereken vasıflar da İnsan-ı Kâmil’e işâret
eder. Bu yönden filozofun, Medîne’den yola çıkarak İslâm’ın
ilk şehri ve nebevî düzenin arketipini sistemli bir dile
yaklaştırdığı değerlendirmesini yapabiliriz. Ki riyâsetin
sahibi olarak Rasûlullah (s.a.v)’ın mahut vasıflara malikiyeti
de bu fikri tamamlayacaktır.
Kaynakça
Cundioğlu, Dücane (2005); Adâlet
Dairesine Dair;
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2005/nisan/09/dcundioglu.html,
Erişim: 20.12.2021
Durand, Gilbert (1998);Sembolik
İmgelem, İnsan Yay., Terc.:Ayşe
Meral,İst.
Eliade, Mircea (2003); Dinler
Tarihine Giriş, Kabalcı Yay.,
Terc.:Lale Arslan, İst.
Fârâbi (1990); el-Medinetü’l
Fâzıla, M.E.B. Yay., Terc.:Nafiz
Danışman,İst.
Guénon, René (1997); Maddi
İktidar Manevi Otorite, İz
Yay.,2.Baskı,Terc.:Birsel Uzma,İst.
Hançerlioğlu,Orhan (1993); Felsefe
Sözlüğü, Remzi Kitabevi,
8.Basım, İst.
Kalın, İbrahim (2010); Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve
Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş;
Divan Dergisi,
c:15,s:29 (1-61),İstanbul.