Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2019 Salı

Alvin I. Goldman: Rasyonalite ve İnsanî Muhakeme Güçleri


Bilimler ve Epistemoloji

2. Rasyonalite ve İnsanî Muhakeme Güçleri

Alvin I. Goldman

Çeviri: a.g.

[Bölümün başı için: 1. Epistemolojik Projeler ve Epistemolojinin Doğallaştırılması]

Rasyonalitenin ya da rasyonel inancın başlıca epistemik hüner olduğu genel olarak kabul edilmiştir. Epistemik bir bakış açısına göre rasyonel inançlara sahip olmak irrasyonel (veya rasyonel olmayan) inançlara sahip olmaktan daha iyidir. Bu durumda, bir inancı rasyonel saymak ne demektir? Bir inancın rasyonelliği için uygun normatif standart nedir? Ortak bir düşünce, rasyonalitenin kurallarının bulunduğu ve bir inancın bu kurallara uyduğu veya onların herhangi birini ihlal etmediği sürece rasyonel olduğudur. Varsayılan bu kurallar nereden gelmektedir? Standart tablo (Stein 1996, 4), kuralların (klasik) mantık ve olasılık teorisi gibi formel meselelerden geldiği yönündedir. Mantığı kullanan iki kural adayı şunlardır:

“Eğer kişi p’yi benimsediğinde mantıksal olarak tutarsız bir küme oluşturacak başka inançlara sahipse herhangi bir p önermesine inanmamalıdır.”

“Eğer kişi [p] ve [p ⇒ q] formunda iki önermeye inanıyorsa, bu durumda [q] formunda bir başka önermeye inanmayı kabul edebilir.” İkinci kural, Modus Ponens mantık kuralından uyarlanmıştır.

(çev.: Modus Ponens ya da tasdik usulü, önermeler mantığında;

p ⇒q

p

∴

q

şeklindeki temel mantık kurallarından birisidir.)

Olasılık kuramını kullanan diğer bir aday kural da aşağıdaki gibi olabilecektir:

“Kişi, bileşik bir olayın (A ve B) oluşumuna, onun bileşenlerinden birinin, örneğin A’nın oluşumuna tahsis edilenden daha yüksek bir olasılık derecesi vermemelidir.” Örneğin, “bugün yağmur ve 29 derecelik yüksek hava sıcaklığ” gibi bileşik bir hava olayına, “Bugün hava yağmurlu olacak” gibi bir hava olayına verilenden daha yüksek bir olasılık derecesi verilmemelidir.

Bu kuralların bazıları doğrudan epistemolojik eleştiriye açıktır. Tutarsızlık inancına karşı kuralı düşünelim. Bu, rasyonel inancın uygun bir standardı mıdır? Bazı öncü meteorolojik koşullar hakkında inanış ve bu öğleden sonranın bulutlu olmamasına birlikte yol açan bazı meteorolojik yasalara inanışla başladığınızı varsayalım. Öğleden sonra gözünüzle gökyüzüne bakarsınız (consult) ve bulutlu görünür. Havanın bulutlu olduğuna inanmanız gerekir mi? Onun bulutlu olduğu inancını benimsemek, yukarıda formüle edilmiş olan tutarsızlığın olmaması kuralını ihlal edecektir, fakat yine de ona inanmak sizin için rasyonel olacaktır. Bu durumda, yeni inanç, sizin önceden inandığınız diğer şeylerle tutarsız olsa bile eklenen yeni inançtan vazgeçmektense, (meteorolojik yasada yer alan) önceki inanışlarınızdan birinden vazgeçmek daha uygundur. Önceki inanç(lar)ın hangisinden vazgeçeceğiniz açık değilse bile havanın bulutlu olduğuna inanmak hâlâ rasyonel olabilir. Benzer bir husus Modus Ponens ile uyumlu inanç kuralına uygulanır. Bu konuların gösterdiği şey şudur: Formel mantıktan rasyonalitenin makul standartlarını türetmek çok kolay değildir. Bu endişeyi bir kenara koyarak olasılık teorisinin bileşiklik kuralının örneğiyle uğraşmama izin verin.

12 Mayıs 2019 Pazar

Alvin I. Goldman: "Bilimler ve Epistemoloji: Epistemolojik Projeler ve Epistemolojinin Doğallaştırılması"


Bilimler ve Epistemoloji

1. Epistemolojik Projeler ve Epistemolojinin Doğallaştırılması [1]

Alvin I. Goldman

Çeviri: a.g.

Son otuz yılda bilimleri epistemolojiyle birleştirme projesi “doğalcı epistemoloji” etiketi altında gerçekleştirildi. Bu [yaklaşım], [epistemoloji için doğa bilimlerine] böylesi bir bağlanma öneren ve ona “doğallaştırılan” etiketi takan W. V. Quine’ın (1969) etkili makalesinden türedi. Quine’ın bağlanma önerisi oldukça radikaldi. Ona göre geleneksel olarak düşünülen epistemolojiden vazgeçilmeli ve ona psikolojinin bir branşı, doğa biliminin bir parçası olarak yer verilmeliydi.

“[E]pistemoloji hâlâ devam ediyor, ancak yeni bir ortamda ve açık hâle getirilmiş bir durumda olarak. Epistemoloji ya da böyle bir şey, sadece psikolojinin ve dolayısıyla da doğa bilimlerinin bir bölümü olarak yerini alır. O doğal bir olgunun, yani, fiziksel insan öznesinin üzerinde çalışır. Bu insan öznesi, deneysel olarak kontrol altında bulunan belirli bir girdiyle –örneğin çeşitli frekanslardaki ışımaların belirli kalıplarıyla- uyumludur ve zamanın bütününde özne, bir çıktı olarak üç boyutlu dışsal dünya ve onun tarihini bir tasvir olarak ortaya koyar” (1969, 82-83).

Hilary Kornblith (1985, 3) Quine’ın epistemolojiyi psikoloji altında sınıflama önerisine “ikame etme tezi” der. İkame etme tezi altında epistemoloji, sadece bilimsel bulguları kullanmayacak, aynı zamanda kendisi de [bilimsel bulgu] olacaktır ya da bilimin bir dalı olacak ve yerini [o şekilde] alacaktır. Bu öneri çok fazla taraftar toplamadı. Quine’ın formülasyonu –genelde eleştirel bir tarzda (Kim, 1988 gibi)- sıkça alıntılanıp tartışılmış olsa da nadiren benimsendi. İlk olarak, epistemoloji, genelde anlaşıldığı gibi kısmen de olsa çeşitli normatif kavramlarla ilgilidir. [Epistemoloji], [epistemik] inançlara ve inanç oluşturan yöntemlere aklî ve akıldışı, gerekçelendirilmiş/meşru ve gerekçelendirilmemiş/gayrimeşru, garanti edilmiş ve garanti edilmemiş olarak değer biçmeye çalışır. Bu tür normatif görevler doğa bilimlerine aitmiş gibi gözükmezler ya da bırakılmayı ve değiştirilmeyi hak etmezler. Şayet bu doğruysa epistemoloji ve bilim arasındaki bağlantı bir özdeşleşme veya kapsayıcılık [ilişkisi] olmamalıdır; bağlanmanın biraz daha zayıf bir türü olmalıdır. [Peki,] epistemoloji ve bilim arasında ne türden zayıf bağlar kurmak daha anlamlıdır?

Epistemoloji ve bilimlerin ilişkisinin mümkün bir yolu, ipucunu Kant’ın epistemolojisinin merkezî sorusundan alacaktır: “Sentetik a priori bilgi mümkün müdür?” Kant bilginin belirli bir türünün olanağını varsaydı ve bu olanağın koşullarını soruşturdu. Onun ayrıntılı önerileri beni burada ilgilendirmiyor. Ortaya koyduğu sorun tipinin, yani bir tür olanak sorununun sadece yerini belirlemek için Kant’ı yardıma çağırıyorum. Daha özel olarak, onun sorusu, epistemik kazanımın (achievement) belirli bir türünün imkânıyla ilgiliydi. Bilimin epistemoloji ile ilgili olabilecek önemli bir yönü, epistemik kazanımın olasılığına ışık tutmaktır.

12 Ocak 2019 Cumartesi

Doğruluk-Sonrası (Post-Truth) Durum ve Tecrübî Bilgi


Epistemolojide bilgi, tanımı gereği doğru önermeleri işaret eder. Bilginin iki temel unsuru olan doğruluk ve inanç da gerekçelendirmeyle birbirine bağlanır: Bu üç unsurdan birisi eksikse veya uygunsuzsa bilgiden söz edilemez.

Fakat doğruluk nedir? Bir önermenin doğru olup olmadığı nasıl bilinir?

Bu soruya Aristoteles ile birlikte bilginin nesneye karşılık gelmesi (tekabül etmesi) şeklinde bir cevap verildi. Tekabüliyet kuramına göre şayet bir nesne hakkındaki bilgimiz o nesneye uygun olursa doğruluktan söz edebiliriz: 2+2= 4 şeklindeki bilgimiz doğrudur çünkü bilgi, nesnesine uyumludur. Ancak Kant gösterdi ki bu yaklaşım, saf mantık ve tecrübeden uzak saf akıl kaynaklı bilgiler için doğru olduğu gibi tecrübî bilgi için de doğru değildir. Tecrübî bilginin alanını oluşturan dış dünyayı olduğu gibi değil de algımızla sınırlı bir biçimde kavrayabilmekteyiz. Dış dünyaya ilişkin olarak Locke’un ve Hume’un kullandığı anlamda “ikincil nitelikler”den başka bir bilgi kaynağımız mevcut değildir: şeylerin sadece görünüşlerini bilebiliriz.

Kant’ın bu anlamda bilime olan katkısı, bilgi ve olgu arasında bir denkliğin bulunmadığını göstermek olmuştur. Böylece dış dünyaya dair bilimsel bilgimiz a priori ve değişmez olsa da bir inşadan ibarettir. (Bu inşa meselesini, olgunun da sosyal olarak inşa edildiği yaklaşımlardan ayrı görmek gerekir.) Yine de a priori ve değişmez bilgi zemini bilimi mümkün kılmaktaydı Kant’a göre; çünkü bu iki nitelik nesnel bir bilgi için yeterliydi. Kant bu nesnelliği, Hume’un nedensellik ilkesine karşı kuşkusuna cevaben başvurduğu transandantal idealizm üzerine bina etti: egonun birliği içindeki saf akıl, doğanın formuna ilişkin çıkarımları mümkün kılmaktaydı. Bu nedenle Kant da Platon ve diğer idealistlerin başvurduğu doğruluk yaklaşımı olan tutarlılık kuramını benimsedi: doğru, bir sistem içindeki önermelerin birbirleriyle tutarlı oldukları zaman tespit edilebilecek bir özelliktir. Zaten bilim, doğası gereği, temel ilke ve yasalar üzerine inşa edildiği için bilimsel doğruluk da bir iç tutarlılık özelliği olarak anlaşılmaktadır.

Fakat tutarlılık kuramı, varsayılacak temel ilkelerin doğruluğuna bağımlı olması nedeniyle sorunludur: Kuantum mekaniğinde gözlemlenen bazı durumlar Newton fiziğiyle açıklanamayan alanların varlığını gösterince önermelerin hangi temele dayandırılacağı sorusu ortaya çıktı. Doğruluk, temel ilkelerin doğruluğuna bağımlıysa temel ilkelerin doğruluğu nasıl tespit edilecekti?

5 Eylül 2018 Çarşamba

Kolonyalizm, Bilim Miti ve Dinî Nihilizm

“Pozitif bilimin üstünlüğü araştırmaların, argümanların sonucu olarak tezahür etmiş değildir. Bu üstünlük siyasetle, kurumlar aracılığıyla ve hatta asker gücüyle ihdas edilmiştir.”

P. Feyerabend, Bilim Kilisesi-Özgür Bir Toplumda Bilim

En azından bilimcilerin ileri sürdükleri gibi bilimin ilerlemeci ve birikimsel yapısı olduğunun varsayılması durumunda, onun mutlak ve zorunlu bilgiyi içerme olanağına sahip olamayacağı açıktır: Belki Popper’in düşündüğü gibi, bu sonucu beklemek de zaten yanlıştır. Bununla birlikte bu sonuç, yani bilimsel bilginin zorunlu olmadığı sonucu, onun neden evrensel olamayacağına ilişkin çıkarımı da makûl kılar: Evrensel önermeler doğal olarak tümel yargılarla ifade edileceği için olgulardan ziyade yasalarla ilgili olarak bilimsel açıklamanın/açıklama modelinin kendisi, tümevarım mantığının ve ampirik yöntemin dışına çıkmak demek olacaktır. Bu ise yasa ve olgu açıklamalarının (biri tümdengelimsel ve diğeri tümevarımsal olmak üzere) iki farklı yönteme dayandırıldıkları anlamına gelmektedir –çünkü, bilimsel yasaların tümevarımsal olarak doğrulanma olanağı mevcut değildir.

Fakat bilimciler, evrensel (küllî) kavramını tarihsel ve felsefî bağlamında kopararak onu tümevarımsal bir “kavram” hâline getirmişlerdir. Bu indirgeme, bilginin doğasında bulunan “değer”e Avrupa-merkezci bir müdahale olmak bakımından kolonyalizmin bir sonucudur. Böylece, bilimsel bilgi kültürel bir olgu olarak Avrupa’da ortaya çıkmış tasavvur ve yöntemlerin bir gereğiyken “evrensel gerçeğe” dönüştürülmüştür. Bu anlamıyla bilim, modern bir Avrupa (kolonyalizm) mitidir ve bütün kültürel biçimler gibi yayılmacı bir doğaya sahiptir.

Genel olarak kolonyalizmle ilişkili kültürel hegemonya dikkate alınmadan ele alınan bilimsel söylem, tıpkı yabancı kültürel bir biçimin benimsenmesi gibi toplumsal alanda çok hızlı bir şekilde “gerçekliğe” dönüşebilmiştir. Mesela Türkiye İslâmcıları pozitivizmi büyük ölçüde benimsemiş, bazı yazarlar bilimsel olgularla Kur’an tefsirine girişmiş ve âyetleri bu “gerçekler”e dayanarak yorumlamışlardır. Ne var ki bilimsel yasaların (Kuantum fiziği araştırmalarıyla birlikte) atomaltı boyuttaki durumları, söz konusu yasaların hiçbir hâlde evrensellik taşımadıklarını göstermiştir. Bu gerçeğin fark edilmesi, birkaç yüzyıldır modernliğin rasyonalitesine dayanan dinî düşünceyi tepkisel bir “nihilizm”in göbeğine çekmiş durumdadır. –Tepkisel olması, hâlâ farkına varılmamış olması anlamına da gelmektedir: çünkü içine gömülü olunan bir mitin var ettiği dünya dışında bir gerçeklik aramak pek olası değildir ve bu yüzden kendi gerçekliğinden harekete değil, bilim miti içinden itiraz etmeye odaklanılmıştır. Yani itirazlar (evrim teorisine karşı itirazlar gibi) mevcut mitsel gerçekliğin kabulü üzerine inşa edilmekte ve fakat bu gerçekliğin değerleri de yok sayılmaktadır.

12 Haziran 2018 Salı

Karl Popper, Bilim ve Metafizik

“Olgusal köktencilik, fizikötesiyle birlikte doğa bilimlerini de yok etmektedir: Doğa yasaları elemanter deneyim-önermelerine mantıksal olarak temellendirilemez. Wittgenstein’ın anlamlılık ölçütü tutarlı bir şekilde uygulanırsa, doğa yasaları da anlamsız olacaktır; başka bir deyişle gerçek (yasal) bir önerme olamayacaktır. Oysa fizikçilerin en önemli görevi doğa yasalarını bulmaktı (Einstein).”

Karl Popper, “Bilimsel Araştırmanın Mantığı”

Bilim felsefesinde, bir önermenin doğruluğunun, o önermeye karşılık gelen olgular tarafından desteklenmesini gerekli gören mantıkçı pozitivistler için önermelerin sınanma ve doğrulanması önem taşımaktaydı. Metafizik önermeleri anlamsız bulan mantıkçı pozitivistlere göre bilimselliğin ölçütü de önermelerin duyumlara dayalı olarak yapılan sınamalara uygun olmasıyla ilgiliydi. Buna göre deneysel doğrulama, bilimsel alanda bize kesinliği saptayacak yöntemleri ihtiva etmekteydi. Bu yaklaşım açısından bilimsel bilgi; deney ve gözlem yoluyla olgusal dünyadan edinilen ve tümevarımla genelleştirilen ve sonra yine olgusal dünyayla karşılaştırılarak doğrulanabilen bilgi demekti.

Karl Popper söz konusu edilen yaklaşımı eleştiren filozoflardan birisidir. Bu eleştirilerinin temeli sayılabilecek konu, sınır belirleme sorunudur. Popper’a göre bir önermenin bilimselliğinin ölçütü yanlışlanabilirlik niteliğidir. Ancak Popper’ın yanlışlanabilirlikten kastı, mantıkçı pozitivistlerin doğrunabilirlik ilkesinin asimetrisine işaret etmez. Daha ziyade tümevarımsal çıkarımın geçersizliğiyle ilgilidir: kuğuların beyaz olduğuna dair bir önerme ne kadar sınanıp doğrulanırsa doğrulansın tüm kuğuların beyaz oldukları sonucuna varmak uygun olmayacaktır.

Halil Rahman Açar’ın Karl Popper ve Metafizik başlıklı eseri, genel olarak Popper’ın felsefî anlayışını ve bilim felsefesine yaklaşımını ele almakla birlikte özel olarak onun metafizik kavrayışını değerlendirmektedir. Açar’ın ifade ettiği üzere Popper’ın metafizik anlayışıyla bilim anlayışı arasında güçlü bir bağ söz konusudur. Bu bağ, her şeyden ziyade Popper’ın esas konusu olan sınır belirleme sorunuyla ilgilidir ki bu, bilim ile bilim olmayan yanı sıra önermelerin anlamlılığı dolayımında metafizik ile de ilgilidir. Popper’ın Bilimsel Araştırmanın Mantığı’nda ifade ettiği üzere, “tümevarım mantığının reddedilme nedeni, aslında tümevarımsal yöntemde uygun bir sınırlandırma ayracının bulunmaması”dır.

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Bilim Felsefesine Yaklaşımlar-II: Kuhn, Lakatos, Feyerabend ve Antibilim

Uylaşımcı/conventionalist düşünce, bilimsel rasyonalitenin farklı dönemlerde değişmeyeceğini ileri süren mantıksal pozitivist düşünce ile eleştirel akılcılığa karşı bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştır. Uylaşımcılık, bilimsel hipotezlerin insan zihninin yaratımlarına bağlı olarak ortaya çıkan tanımlamalar olduğu görüşüdür. Deneyimin insan zihninin süzgecinden geçerek bilgiye dönüştüğü fikrine bağlı olarak olgulara ilişkin duruma zihin tarafından bir çerçeve çizildiği merkeze alınmaktadır.

Böyle olduğu için de bilimsel teoriler, insanlar arası ilişkilerde karşılıklı onayla kendini üreten bir kavrayışın ürünü olarak evreni açıklamakta doğru ya da yanlış değildirler, fakat bunun için ya elverişli, uygun ya da değildirler. Teorik sistemler gerçekliği açıklamada başvurulan birer açıklama biçimi/modeli olarak zaman içinde değişirlerken bilime ait bilgi kümesi değişmeden kalmaktadır. Ancak her yeni ve elverişli olan açıklama söz konusu bilgi kümesini yeniden tanımlar ve bilim de böylece daha elverişli bir açıklamaya doğru yol izler.

Thomas S. Kuhn ve Paradigma Kavramı

Kuhn, Poincaré’in “değişmeyen bilgi kümesi olarak bilim” anlayışını ileri taşıyarak bilimde esas olanın süreklilik değil, paradigmalar arası geçişle ortaya çıkan bilimsel devrimler olduğunu ileri sürer. Onunla beraber sonrasında bu geleneği takip edecek olan Feyerabend, Lakatos, Toulmin gibi isimlerle anılacak uylaşımcı ilkeler şunlardır:

1. Bilim adamları bilimsel etkinliği paradigmalarla sürdürürler.

2. Paradigmalar birbiriyle kıyaslanamayacak farklı standartlara sahiptirler.

3. Bilimsel bilgi birikimsel değil, devrimseldir.

4. Paradigma değişimi ani bir algı değişimi anlamına gelir.

Kuhn paradigma kavramını çok farklı anlamlara karşılık gelecek şekilde kullanmışsa da öz olarak paradigmadan kastının, bir bilim dalının kavram ve faaliyetlerini düzenleyen ve bunları kendi sistematiği içerisinde tutarlı hâle getiren teorik varsayımlar, çözümleme yöntemlerini içeren standart örgütleyici ilkeler olduğunu söylemek mümkündür. Paradigmalar, Normal Bilim dönemlerinde ilke ve araştırma konularını belirleyici rol oynarlarken paradigmaların geçersiz hale gelmesine yol açan yeni sonuçlar, Bilimsel Devrim’e sebep olmakta ve böylece hem bilimsel etkinliğin ilkeleri hem de araştırma konuları değişmektedir.


28 Nisan 2018 Cumartesi

Bilim Felsefesine Yaklaşımlar-I: Viyana Çevresi, Popper ve Wittgenstein

Bilimsel bilgiyi, onun koşul ve imkânlarını, bilimsel bilginin nesneleri ile bilimsel yöntemi araştıran bilim felsefesinin amacı; bir bilgi türü olarak bilimsel bilginin oluşturulması ve sınanmasına dair tutum ve yöntemleri, felsefenin anlam çerçevesi içerisinde bütünlüklü ve sistemli bir şekilde ele almaktır denilebilir. Antik dönemde felsefî araştırmanın ortaya çıkışı ile doğa araştırması arasında kurulan ilgi üzerinden ifade edilirse bilim felsefesinin felsefî sorgulama ve yönelimler için hâkim bir unsur olarak değerlendirilmesi mümkündür. Modern dönemde bilimin insan hayatı üzerindeki güç ve denetim kabiliyeti de dikkate alındığında bilimsel bilginin arka planı ya da bilimin kendisinden bir sonuç olarak hâsıl olduğu bilim felsefesinin önemi görünür hâle gelebilecektir.

Ömer Demir’in “Bilim Felsefesi” isimli çalışması, modern bir olgu olarak bilimselliğin temellendirildiği felsefî eğilim ve yöntemleri derlemektedir. Bilimsel bilgiye ilişkin eleştirel bir giriş ile bilimsel düşünceye yön vermiş belli başlı felsefeleri ve düşünürleri ele alan çalışmanın en sonunda da modern bilime ilişkin sorgulayıcı ya da ona karşıt söylemlere de yer verilmiştir. Burada onun çalışmasının ana hatlarına değinilecektir.

Demir’in bilhassa bilimsel bilgiye ilişkin olarak onun değişebilirliğine dair eleştirisi üzerinde biçimlenen, bilimsel bilginin meşruiyeti sorunu mühimdir. Nihayetinde yapılan yeni keşif ve bulgular aracılığıyla şeylerin tabi oldukları düzenlilikleri belirleme amacıyla geliştirilen ölçütlerdeki farklılaşmalar, bilimsel bilgiyi güvenilir olmaktan uzaklaştırabilmektedir. Bilimde sabit ölçütlerin olmaması nedeniyle bilim, “bilim adamlarının bilim dediği şey” olarak tanımlanmaktadır. Bu durumun bir uygarlık meselesi olduğuna değinen Demir,  Hüsamettin Arslan’ın epistemik statüko üzerinden geliştirdiği eleştirisine yakın bir biçimde mevcut modern Batı uygarlığının insan zihinlerindeki bilişsel ve anlamsal kategorileri belirleme gücü nedeniyle bilimin sorgulanmasının da uygarlık içinde yapılamayacağını, ancak ilgili kitap aracılığıyla bir farkındalık sağlamanın amaçlandığını da ifade etmektedir.

Mantıksal Pozitivizm

Bir dönem için bilim, mantıksal pozitivizmin belirleyiciliğine göre anlamlıydı. Mantıksal pozitivist geleneğin felsefî dayanakları ve yöntemleri yanı sıra özel olarak da doğrulanabilirlik bilimin ne olduğunun sınırını çizmekteydi. Doğrulanabilirlik ilkesine göre, bilginin, kanıtlanabilen ve bu vesileyle gerekçelendirilmiş olarak ortaya konulan önermeler içermesi zorunludur. Kanıtlamanın kendisinin de kabul edilebilir bir dayanağının bulunması gerekmektedir. Buna göre sağlam ve güvenilir bilginin edinilmesi ancak doğrulama ile mümkündür. Bilgiye ilişkin kanıtlamanın geçerliliği konusunda iki temel yaklaşım mevcuttur: Birincisi, güvenilir bilginin aklî çıkarımlar yoluyla elde edilebileceği düşüncesi olan akılcılığın kendi kuralları içerisinde yapacağı kanıtlamalardır. İkincisi de bilginin ancak deneyim vasıtasıyla elde edilebileceği fikrine bağlı olarak gelişen deneyciliğin gözlem ve deneye dayalı kanıtlamalarıdır.

Viyana Çevresi filozoflarınca geliştirilen mantıksal pozitivist felsefe, doğrulanabilirlik ilkesini benimser. Viyana Çevresi olarak anılan grubun temel amacı; farklı disiplinlere ayrılmaksızın tüm disiplinleri içinde toplayan tek bir bilimin kurulması ve bu bilimde mantıksal çözümleme yönteminin kullanılmasıdır. Bilgiyi, bilimsel bilgi ve bilimsel olmayan bilgi olarak ikiye ayıran mantıksal pozitivistler, metafizik sorunları aşarak onlarla uğraşmak yerine ampirik bilim yoluyla kavram, önerme ve olguları açıklığa kavuşturmak ister. Mantıksal pozitivistler, gözlem ve deney yoluyla edinilen bilgilerle oluşturulan genellemeleri sınamak amacıyla doğrulanabilirlik ilkesine başvurmuşlar ve bu sebeple tümevarımcı bir yöntemle önermenin doğruluğu için olgularla desteklenip desteklenmediğinin duyumlar yoluyla tespit edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Şayet önerme, bu tespiti yapmaya olanak sağlayacak bir içeriğe sahip değilse, yani ampirik olarak doğrulanamıyorsa bilimsel olarak kabul edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Bilimin konusu da ancak ampirik olarak ispatlanabilenecek, doğrulanabilecek olgular olarak belirlenmiştir.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Evrenin Matematikleştirilmesi

“Doğa şifreli olarak kaleme alınmıştı ve Galileo, şifre anahtarının matematik olduğunu söylüyordu.”

R. S. Westfall, “Modern Bilimin Oluşumu”

Steven Shapin (“Bilimsel Devrim”de) Aristotelesçi fiziği yüzyıllarca “geçerli” kılan bir özelliğinin on yedinci yüzyılda onun yetersizliğinin kanıtına dönüşüverdiğini yazar: teleoloji. Teleoloji (amaçlılık) düşüncesi, öznel bir bilinç varsayımı ile birleştirildiğinde örneğin insan davranışlarının rasyonelliği teorisinde olduğu gibi failin amaçlılığını ifade edeceği için, on yedinci yüzyıl doğa felsefecilerinin çoğu için olgu dünyasında karşılığı olmayan “anlamsız” bir biçim kazanmıştır. Nihayetinde insanın rasyonelliği bir teleoloji içerisinde kavranabilirse de yere düşen bir taşın, çiçek açan bir ağacın nedensel açıklaması için “artık” namünasip bir durumda görülmüştür. Bu sebepten dolayı Shapin şöyle yazar: “[K]işi bu türden bir geleneksel madde yaklaşımına, doğal nesne ve süreçlere ruha benzer özellikler (Latincede anima ruh demekti,) atfederek, rahatça ‘Animistik’ diyebilirdi.”

Aristoteles’in teleolojisi, nesnel akla ve onun gâyeliliğine dayandığı için modern yaklaşımdan oldukça farklıdır: Gaî/teleolojik illet, “ilke”ye dayalıdır ve örneğin Aristoteles için bilgi koşulu olan “sebep bilgisi” de özü itibariyle ilkeye uzanmak durumundadır. Teleoloji, ancak nesnenin bilkuvve hâlinin (ilkesinin) bilinmesiyle ilgilidir: burada, failin “özgür” bir hareketi söz konusu değildir. Nesnenin (insan da olabilir) hareketi, kendinde bilkuvve hâlde bulunanın yatkınlıklarıyla/ethos ile ilgilidir. –Bir başka “görünüşüyle” hareketin/fiilin ethosla ilgili olması, nesnenin ahlakı/halk edilişiyle ilgilidir. Yani ki animistik olan aynı zamanda ahlâkîdir de…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Postmodern Bir Açmaz: “Epistemik Cemaat”in Pozitivizmi

“Varsayımlar, yalnızca atanın avlanacağı ağlardır.”

Novalis

Alparslan Açıkgenç bir konferansında bilimsel bilginin bütünüyle sosyologların eline bırakılmasının mahzurlarından söz ederken ortaya çıkan “aşırılığa” vurgu yapmıştı (Miranda Fricker da “Rasyonel Otorite ve Sosyal Güç” makalesinde jeneoloji lehine, hem klasik epistemoloji hem de sosyal epistemoloji için benzer bir aşırılık vurgusu yapar). Bu aşırılığın sebeplerinin en göze çarpanı kuşkusuz, açıklamayı bütünüyle sosyal bağlama indirgeyen sosyolojizmdir: yapısalcılığın çeşitli türevleri içinde sıkışıp kalmış olan sosyoloji, postmodern eğilimlerin pozitivizm karşıtlıklarına rağmen, tüm açıklamayı pozitivizmin olgu dünyasına mahkûm etmekten kurtulamaz. Pozitivizmi eleştirirken, fenomenal dünyanın inşâ edilmişliği sonucunu çıkarsın ya da çıkarmasın sosyolojizm, ancak gerçekliği, pozitivizmin tanımladığı çerçeve ile sınırlayarak ele alabilmektedir. Olgusal gerçeklik, tek gerçeklik olarak alındığı nispette de onun uylaşımsal veya inşâ edilmiş doğasına vurgu da olağan ve mümkün hâle gelebilmektedir.

Modern bilimsel anlayışta bilimin konusu olgu ve olaylardır. İnsanın tabiat hakkındaki araştırması, her ne kadar antik döneme kadar götürülebilirse de bu araştırmanın yöntemine ilişkin bugünkü anlamda bilimsellik ölçütü (mekanikçi felsefenin maddî nedensellik dogmasının bir soyutlaması olarak) modern dönemde ortaya konulmaya başlanmıştır. Burada bilimsellikten maksat; tabiat araştırmasının nesnel bir takım ölçütlere göre, dışsal deneyler ve gözlemler aracılığıyla (olgu merkezli) kanıtlanabilir bir açıklama modeli inşâ edilmesidir. Modern bilimin de meşruiyeti, “bilen özneden bağımsız açıklanabilir evrensel bir gerçekliğin mevcudiyeti” aksiyomuna dayanır. Buna göre bilim olgulardan hareketle, söz konusu özneden bağımsız dışsal gerçekliğin yapısını ve işleyişini genel yasalar biçiminde tespit etme faaliyetidir. Bilimsel araştırmanın özneden bağımsız olarak gerçekliği araştırması; bilimsel faaliyetin iki bileşeni olarak ele alabileceğimiz teorik ve pratik yönleri itibariyle kendi gerçekliğinden soyutlanmış nesnel bir bilincin faaliyetini esas alır. Ne var ki bilimsel araştırma; problemin tespiti, hipotez oluşturma ve akıl yürütme gibi teorik yönleri yanı sıra gözlem ve deney gibi pratik yönleri itibariyle de bilimsel faaliyetin öznesinin epistemik kavrayışından bağımsız değildir.

28 Ocak 2016 Perşembe

Bilgi ve Belirlenmişlik Sorunu: Modern Bilimin Dinsel Karakteri

"Evrenselcilikte bir aldatmaca vardır. Evrenselcilik, serbestçe dolaşan bir ideoloji olarak değil, tarihsel kapitalizmin dünya sisteminde iktisadi ve siyasal iktidarı elinde tutanlar tarafından yayılan bir ideoloji olarak yol almıştır. Dünyaya, güçlünün zayıfa bir armağanı gibi sunulmuştur. Timeo Danaos et dona ferentes!* (Yunanlılardan armağan getirdikleri zaman da korkarım)."

Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm

Foucault, Bilginin Arkeolojisi'nde gelişme ve evrim fikrine dair ilgimizi çeken bir şey söyler: "(...) dağınık olayların bir ard arda gelişini yeniden bir araya toplamak, onları bir ve aynı düzenleyici ilkeye bağlamak (...) zamanı esere egemen kılmak imkânı verir." Bu fikrin zamanı esere ya da çağı ortaya çıkarılana veya tarihi fenomenlere egemen kılma temeli, "Gelen-ek" biçiminde kavranan bir olgusal süreklilik fikrinden beslenmek yönünden Marksist yapısalcılığın tarih okumasını da görünür kılar: Tarihin bir bütün ya da yapı olarak varoluşu, ona anlamını veren toplum biçiminin içinde yer alan güçlerin yarattıkları dinamizme bağlıdır; tarihin sınıf savaşımlarının üzerinden okunması sadece ilerleyen bir bilinç fikrine (evrime) değil, bu zamansallığın belirli bir olgu etrafında (sınıflı toplum) biçimlenmesi olarak tarihin sabitlenmesine de ulaştığı görülür. Bu sabitleme işi tarihin mutlaklaştırılması demek olduğu için bugünün de dahil olduğu tüm zamanın aynı boya ile -belirli bir olgunun genişleyip saçılmasıyla, boyanması sonucunu kendiliğinden getirir ki deterministik yönü itibariyle Hegel'in teleolojik/amaçsal açıklamasının bir türeviyle karşılaşırız. İnsanın ve hayatın anlamı, tarihin yöneldiği komünist tinselliğin normlaştırılması üzerinden yapılandırılarak değersizleştirilir burada: Sözkonu norm vasıtasıyla insan-lık (kurumu) insandan, geleceği içkin tarih şimdiki ândan ve yani yapının birime önceliği anlamında düzenlilik fikrinin (ideal) gerçeklikten üstünlüğünü ürettiği bir hiyerarşiyi de meşrûlaştırır. İdeal olanın normlaştırılması, gerçekliğin bu norma göre daha aşağıda görülmesi tinselliğe ilişkin söylemlerin doğru (normal) kabul edilerek oldukları gibi içselleştirilmelerini gerektirir. Bu durum elbette -bürokratik ağ ve askerî yapılanmayı içinde buharlaştıran devlet, sınıf ya da toplum gibi soyutlukların şeyleştirilerek yüceltilmelerine de imkân tanımaktadır. Bu anlamda Marksist ideolojinin kendisinin de bir "yanlış bilinç" ürettiği sonucu ortaya çıkar: Bu yanlış bilinç, fikirsel olarak teklifinin kötü olduğu anlamında değil, tarihin yöneldiği mutlak anlamı ifade eden idealist/ideolojik söylemin gerçekliği değersizleştirmesi anlamındadır.

Bu sonuç Alman İdeolojisi'ndeki burjuvaziye yönelik eleştiriyle de tasdik edilecektir: "Gerçekten de, kendisinden önce egemen olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf, kendi amaçlarına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek zorundadır, ya da şeyleri fikir planında açıklamak istersek: bu sınıf, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve onları tek, mantıklı ve evrensel olarak geçerli düşünceler olarak göstermek zorundadır." Burada Marx ve Engels'in burjuvazinin ya da aristokrasinin kendi çıkarlarına hizmet ettiği için tek gerçeklik olarak dayattıkları fikirler (ideoloji) eleştirisi, aynı zamanda gerçekliğin dayatılabilmesinin aracı olarak "bir norm olarak evrenselliğe" müracaat edildiği fikrini de içermektedir ki aristokrasiye karşı Fransız burjuvazisini bu yönden örneklerler. Çıkarım şudur: Daha geniş bir toplumsal tabana dayanan sınıf doğal olarak daha evrenseldir.